Bir Yelken Hikayesi
07 Aralık 2009, 11:47 0 Yorum 5

Bir Yelken Hikayesi

Slovenya - Çeşme arası 9 günde 900 deniz mili süren yolculuğun hikayesi


2006 yılında Nezih bey uzun zamandır kurduğu hayalini gerçekleştirmek adına hep birlikte gittiğimiz İstanbul tekne fuarında siparişini vermişti. Fuarda Bavaria 37 Cruiser yelkenli teknenin siparişini verdi. 15-20 Temmuz 2006 tarihleri arasında Slovenya’nın Izola kentindeki marinadan teslim edilecekti yelkenli.

Geriye teknenin İzmir’e nasıl getirileceği sorununu çözmek kalıyordu. Düşünüldü taşınıldı ve sonuç olarak kaptan Uli, ben ve kuzenim Baran birlikte Izola’ya gidip tekneyi teslim almamız kararlaştırıldı. Uli Alman asıllı, Çeşme’de yaşayan aslında psikolog olan fakat denizle ilgili ve daha önce de aynı rotadan birçok kez tekne getirmiş bir kaptandı. Ben ise İzmir körfezinde bir yaz boyunca aldığım yelken dersleri sonunda kendine güveni artmış, “neden olmasın” diye düşünen biriydim. Sanırım aramızda en büyük maceraperest Baran olmalıydı. Daha önce hiçbir yelkenli ile tecrübesi olmayan kuzenim ilk defa  bu kadar uzağa gidecek ve ilk defa bu kadar uzun süre denizde kalacaktı.
Nezih Bey’in uçak korkusu sebebiyle gelemeyecek olması pek hoşuna gitmiyor olmalıydı. Biz uçakla Slovenya’ya giderken Nezih bey, teyzem Zübeyde ve ufak kuzenim Günce ile birlikte deniz yoluyla Çeşme’den Atina’ya ve oradan da Kerkyra adasına gideceklerdi. Biz 3 kişi tekneyi hazırlayıp denize açılacak, Kerkyra adasında bizimkilerle buluşacak ve geri kalan yolculuğu hep birlikte tamamlayacaktık. Planımız kusursuz ve basit görünüyordu.
Bu basit plan sonrası rotamızı kararlaştırmak üzere toplandık. Uli daha önceden deneyimli olduğu için bize yolculukla ilgili genel bilgileri verdi. Rota konusunda hemfikirdik. Izola ? Brindisi ? Kerkyra ? Korint ve kanal çıkışından sonra Kea adasının batısından kuzeye yönelip Çeşme’ye varacaktık. Belki yol üstünde birkaç Yunan adasına uğrayabiliriz diye düşündük.
Bilet
Bütün bu görüşmeler sonrası uzun bir bekleyiş başlamıştı. Teknenin siparişi verilmiş,  rotamız belirlenmişti. Tam da bütün olan bitenler unutulmak üzereyken Alsancak’ta bulunan Sardunya Bar’da Şule ile oturmuş bira eşliğinde yürüttüğümüz sohbet esnasında gelen bir telefon ile  başlıyor. Arayan kişi Nezih bey idi. Telefonda uçak biletlerimizin alındığını ve hemen Slovenya için vize alıp uçağa yetişmem gerektiğini söylemekteydi. 2006 yılı Temmuz’un 17’siydi ve Slovenya biletlerimiz ise 19 Temmuz tarihli. İstanbul’a gidip vize işlemlerimi tamamlamak için sadece 1 günüm vardı.
Yetişebildiğim ilk uçakla İstanbul’a gittim. Slovenya konsolosluğu yerine ertesi sabah erken vakitte Fransız konsolosluğuna gidip kapıdaki karmaşadan sıyrılıyorum ve bahçede sıramı bekliyorum. İşin kötüsü aynı gün vizemi alıp ertesi sabaha havaalanında kuzenim Baran ve kaptanla buluşmam gerekiyor. Bahçede beklerken 4-5 gündür gelip giden fakat vize alamayan, bazen binaya bile giremeyen kişilerle karşılaşıyorum. Moral bozucu olsa da inanmak başarmanın yarısıdır diyerek keyfimi bozmuyorum.

2-3 saat sonunda içeride konsolosluk görevlisiyle karşı karşıyayım. Küçük bir sohbet sonunda öğleden sonra vizemi alabileceğimi söylediğinde derin bir nefes alıyorum. Ve tabii bu güzel haberi kutlamak için hazır Taksim’de iken biraz gezmek güzel geliyor. Öğleden sonra vizemi alıyorum ve ertesi sabah havaalanında Uli ve Baran’la buluşmak üzere son hazırlıklarımı yapıyorum.

Uçuş ve İzola’ya Varış

slovenia
Havaalanından çıkana kadar kesinlikle gözden kaçmayacak bir başka ayrıntı da çalışan bayanların sayısının çokluğu. Dışarıya çıkınca fark ediyoruz ki bu genel bir durum. Sanıyorum Yugoslavya ve çevresinde yıllarca süren savaşlar sonunda oluşan bir durum.
Izola’ya ulaşmak için öncelikle Ljubljana merkezine gitmemiz ve oradan otobüse binmemiz gerekiyor. Terminal çıkışında otobüslerin bulunduğu yeri bulmak ve buradan uygun otobüsü bulmak hiç zor değil. Her şey planlı, İngilizce anlaşmak hiç zor değil ve sanırım ülke küçük olduğu için zaten her şey gözünüzün önünde oluyor. Hiçbir şeyi uzakta aramaya gerek kalmıyor. Otobüsün hareket saatini beklerken durakların karşısındaki kafede bir keyif kahvesi güzel gidiyor.
Her şey gerçekten çok düzenli. Otobüs şehir merkezinde tren garının önünde bizi indiriyor. Garın tam önünde diğer bölgelere giden otobüslerin durakları bulunmakta. 12 numaralı otobüs Izola’ya uğramakta. Tabelalar son derece yardımcı ve açık. Otobüse bilet almaya gerek yokmuş. İnerken şoföre ücreti Euro olarak ödeyebiliyorsunuz.
Otobüsü beklerken biraz etrafı dolaşıyoruz. Birkaç fotoğraf çekiyoruz ve karnımızı doyuracak bir yer buluyoruz. Etrafta çok hoş kafeteryalar var fakat ücretler Türkiye’ye göre biraz fazla gibi .
Otobüsümüz geldiğinde dikkatimi çeken ilk şey otobüsün kapısında duran “Dondurma yasak” çıkartması. Bizdeki “Cep telefonu yasak” işareti gibi fakat bu sefer hem külah hem de kornet dondurma şekli var. Otobüste çok sayıda gezginler ve gençlik kampına giden öğrenciler var. Yolda belli yerlerde duruyor otobüs. Yol boyunca harika manzaralarla karşılaşıyoruz. Kimi yerlerde ovalardan kimi yerlerde dağların eteklerinden geçerek bütün manzaranın keyfini çıkarıyoruz.
Yolda dikkatimi çeken hatta beni çok şaşırtan yapı ise adını bulunduğu köyden alan Crni Kal Viyadüğü oldu.1065 metre uzunlukta ve en yüksek noktası 87,5 metre olan yapıyı 11 ayak taşımakta. 2001 yılında yapımına başlanan viyadük 2004 yılında trafiğe açılmış ve aynı zamanda Giro d’Italia bisiklet yarışının bir ayağında kullanılmıştır.
Kısa bir süre sonunda Koper üzerinden Izola’ya doğru yaklaşmaktayız. Koper’den Izola’ya uzanan yol bizim Kordon yoluna benziyor. Tek farkı burada insanların rahatça denize girebiliyor olması.
Yaklaşık 110 km’lik yolu 1,5 ? 2 saat içinde katedip Slovenya’nın küçük fakat marinacılık konusunda gayet büyük bu balıkçı kasabası olan Izola’da otobüs yolculuğumuz sona eriyor.

İzola Marina’ya Varış

Teknede daha yapılacak çok iş olduğu kesin. Bütün malzemeler kutuların içinde duruyor. Bunları tek tek çıkartıp sipariş listesinden en küçük ayrıntıya kadar kontrol etmemiz gerekiyor. Çok fazla malzeme var. Ayrıca teknenin GPS sistemini de kalibre etmemiz gerek. Bütün bu işler sonucu tekneyi yola hazırlamamız 2-3 gün süreceğe benziyor.

Marinada birçok yelkenli tekne görüyoruz. Bir çoğu buraya teslim için getirilmiş ve hazırlanmakta. Bir kısmı da teknelerinde yaşayan yabancılara ait. Marina içinde kafeterya, bilgi merkezi, çeşitli dükkanlar da mevcut.

izola marina slovenia
Teknelerin bulunduğu bölüme girmek için kart almak gerekiyor. Bunu marina merkezine kayıt yaptırarak alabiliyorsunuz. Bunun belli bir ücreti var. Biz tek kart ile hiç sıkıntı çekmeden idare ettik.
İlk gün yol yorgunluğumuzu atmak için kasabada ufak bir yürüyüşe çıktık. Gerçekten harika manzarası, yemyeşil sokakları ve sakinliği ile büyülü bir yer Izola. Herkes güler yüzlü ve sakin. Trafik neredeyse hiç yok gibi. Tabii neredeyse tüm Avrupa’da olduğu gibi burada da yayaların kesin önceliği var.
Akşam yemeğini marinanın yukarısındaki yol üzerinde bulunan restoranlardan birinde yapıyoruz. Burası bizim ocak başı kıvamında bir yer. Kocaman bir mangalda pişirilen harika etler ve yanında soğuk bira, bütün yol yorgunluğumuzu alıyor üzerimizden. Fiyatlar Avrupa geneline göre daha ucuz ama tabii ki Türkiye’ye göre biraz pahalı kalıyor.
Yemekten sonra tekneye dönüp erkenden yatıyoruz. Ertesi gün bir sürü iş bizi bekliyor.

Adriyatik 1. Gün ? Piran’dan Ayrılış

İlk durağımız Piran’da bulunan Portoroz marinası. Burada teknenin belgelerini onaylatmamız ve Slovenya’dan çıkış işlemlerimizi yapmamız gerekiyor. Piran yolu üzerinde kayalıklarda bulunan bir yapı hemen dikkat çekmekte. Burası St. George kilisesiymiş. Kilisenin bulunduğu burnu aştıktan sonra da Piran’ın içinde bulunan kale duvarları ve kuleler çok güzel bir görüntü sergiliyor.

Yaklaşık 1 saat içinde marinaya varıyoruz. Marinada bulunan merkezde belgelerimizi onaylatıyoruz, pasaportlarımıza çıkış damgalarını vurdurup yolumuza devam ediyoruz. Tüm bu işlemler yaklaşık 5-10 dakika sürmekte. Saat 09:30 gibi marinadan ayrılıyoruz.

Ve artık Adriyatik Denizi’nin kalbine doğru yolculuğumuz başlıyor. Rotamız Piran’dan batıya doğru açılıp bir süre sonra güneydoğu yönünde dümdüz İtalya Brindisi’ye doğru yol almak. Adriyatik’in ortasına yakın bir yerden seyredeceğimiz için muhtemelen yol boyunca yakınımızda herhangi bir gemi, tanker vs. olmayacak diye düşünmekteyiz. Normal şartlar altında Brindisi’ye 3 gün 2 gece sonra varmayı planlıyoruz. Aldığımız hava ve deniz durumuna göre yol boyunca rüzgar son derece yavaş olacak ve dalga neredeyse hiç olmayacakmış. Bu bizi bir yandan üzmekte bir yandan da sevindirmekte. Üzülmemizin sebebi yelkenli bir tekne ile rüzgarsız havada can sıkıcı bir yolculuk yapacak olmamız. Sevindirici yanı ise yeni teslim alınmış ve ilk defa yola çıkacak bir tekne için şartların en iyi düzeyde olması. Teknede ortaya çıkabilecek bir sorunla uğraşırken bir yandan da doğal şartlarla uğraşmak hiç de keyifli olmayacaktır. Böylece bu güzel havada teknenin tüm kontrollerini de yapmış olacağız.

Piran

Kıyıdan yaklaşık 10 deniz mili açıldıktan sonra oto pilotumuzu 160 dereceye sabitleyip yaklaşık 6 knot hız ile Brindisi’ye doğru yöneliyoruz. Güneş tepeye çıktıkça bimini yokluğu olayın ciddiyetini daha fazla hissettirmekte. Açık denizde tepemizdeki güneşin yakıcı etkisinden korunmak gerçekten de zor oluyor. Teknenin üstünde gölge bulmak oldukça güç. Güneşin durumuna göre köprü üstünde bulunan zodyağın yarattığı ufacık gölge bile serinlemek için bize harika fırsatlar sunmaktaydı. Öğlen vakti artık sıcaklık dayanılmaz bir hale geldiğinde aklımıza pratik bir fikir geldi.

Çok önceleri televizyonda izlediğim Atasoylar’ın Dünya turları sırasında tekneden kovayı denize sarkıtıp deniz suyu ile serinlediklerini hatırladım. Biz de benzer şekilde neredeyse 10 dakikada bir denizden aldığımız suyu serinlemek için başımızdan aşağı boca ediyorduk. Hiç rüzgar esmiyordu. Bu yüzden de tamamen motor gücüyle yol almaktaydık. Bir süre sonra kara görüntüsü tamamen kayboldu ve Adriyatik’in kucağında yol almaya devam ettik.

Teknenin yemeklere en meraklı kişisi olduğum gözden kaçmaz bir gerçekti. Bu yüzden de mutfak ve menüler benden sorulmaktaydı. Yolculuğumuz boyunca menümüz genelde benzer oluyordu. Sabahları erken vakit süt ? müsli karışımı yanında meyve suyu ve üstüne meyve, çikolata ile kahvaltı oldukça dinçleştirici ve besleyici oluyordu. Öğlenleri ise elimizden geldiğince sulu yemekler ve salata yemeye özen gösteriyorduk. Bunlar da çoğunlukla patates temelli yemekler oluyordu. Akşamları ise çoğunlukla farklı soslar eşliğinde makarna ve çorba dinlendirici olmakta. Arada ise çikolata, cips, çerez gibi atıştırmalar eksik olmuyordu. Bu ufacık alanda kara görmeden insanoğluna tamamen aykırı bir ortamda yaşamaya başlamıştık. Özel alanımız ortadan kalkmıştı. Görebildiğimiz tek şey uçsuz bucaksız deniz ve birbirimizin yüzüydü. İki üç sene önce gittiğim Erciyes’teki kış kampı aklıma geldi bir an. Bizim ilk kış kampımızdı. Şubat ayının acımasız bir haftasında geniş bir grupla zirve yapmayı planlamıştık. Fakat havanın azizliğine uğradık ve inanılmaz bir kar fırtınasında kalmıştık. 3 gün boyunca çadırdan dışarıya çıkamadık. Ufacık çadırın içinde 4 kişi eşyalarımızla birlikte kalmak zorundaydık. İlk gün her ne kadar eğlenceli geçmiş olsa da diğer günler inanılmaz bir psikolojik savaş halindeydi. En yakın arkadaşların arasında en ufak bir bakıştan bile sürtüşmelerin çıktığına şahit olmuştuk. Karşımdaki arkadaşımın saçını düzeltmesi bile batmaya başlamıştı bir süre sonra. Bu durumlarla başa çıkmanın ilk şartı insanın kendini ödüllendirmesiydi. Kan şekerini yüksek tutmak ipucu olarak aklımızdaydı. Güzel ve keyifli yemekler işleri biraz daha yolunda tutuyordu.

Saat 17:30 civarı açık denizde yüzme molası vermeyi uygun gördük. Motoru kapatıp sırayla denize girdik. Mutlaka teknede bir kişi kalıyordu bu sırada. Hep beraber denize girip teknenin gözümüzün önünde uzaklaşmasını izlemek hiç hoş olmazdı sanırım. İlk başta gayet keyifli ve heyecanlı görülen bu aktivite denize atlayıp tekneye sırtımı dönmemle ciddi karışık hislere dönüşmüştü. Ufka kadar uzanan uçsuz bucaksız deniz görüntüsü bir anda heyecanımı çaresizliğe dönüştürmüştü. Her ne kadar büyük bir önemi olmasa da derinliğin 40 metre olduğunu düşünmek bu çaresizlik hissini katlamaktaydı. Hemen tekneye doğru döndüm ve daha fazla düşünmeden tekneye çıktım. Tekne artık sıradan bir deniz taşıtı olmaktan çıkmış yaşamımızın garantisi olmuştu benim için.

Yolculuğumuz devam ederken can sıkıntısından Baran ile birlikte yardımcı ipler üzerinde düğüm çalışmaları yapmaya başlamıştık. Sonuçta hep belirttiğim gibi 11 metrelik bir alanda yapacak fazla bir şey bulunmuyor.

Adriyatik 2. Gün ? Issızlığın Ortasında

Yola çıkalı 24 saat olmuştu fakat oltamızın ucu halen daha boştu. Sabır diyerek yolumuza devam ediyoruz. Nöbetten dolayı yorgunluğumu biraz kestirerek atmak için kamarama çekiliyorum.

3 saatlik bir uykunun ardından güverteye çıkıyorum. Bir süre sonra 1,5 gündür ilk defa bizden başka bir deniz taşıtı görüyoruz. Bunlar Adriya üzerinde bulunan limanlara veya petrol platformlarına doğru yol alan tankerler. Kıyıya yakın seyrettikleri için bizlerden oldukça uzaktalar. Yine de telsiz ile iletişim kurup selamlaşıyor ve konumumuzu bildiriyoruz.

Akşamüstüne doğru psikolojik çözülmeler yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlıyor. Gün boyunca diyaloglar azalmış, herkes bir köşede kendi içine kapanmıştı. Önceki gün masada birlikte yenen yemekler yerini herkesin kafasına göre bir yerde yalnız yediği anlara bırakmıştı. Bu benim daha önce deneyimlediğim bir durum olduğu için yabancılamıyordum. Fakat kuzenim Baran için bu ilk defa yaşayacağı bir ruh hali olacaktı. Heyecanla olacakları bekliyordum.

Yavaş yavaş memnuniyetsizlikler başlamış, ufak tefek atışmalar ve zıtlaşmalar olmuştu. Fakat yine de bunları alttan alarak biraz da anlayışla karşılayarak durumu idare ediyorduk.

panel

Gece 20:30’dan sonra çıkan rüzgar bu sefer bizi çok sevindirmişti. Yaklaşık 75 derece sancak yönünden 10 knot hızında bir rüzgar ile karşılaşmıştık ve motoru kapatıp 6,5 knot hıza ulaşabildik. Bu seferki rüzgar yaklaşık 23:30’a kadar yelken basmamızı sağladı.

Bu sefer gece nöbeti sırası bendeydi. Gecenin ilerleyen saatlerinde baş kısmında uzanmış kulaklarımda Pink Floyd ? A SAUCERFUL OF SECRETS albümü eşliğinde yıldızları seyre dalmıştım. Medeniyetten bu kadar uzakta gökyüzünden ufka kadar inen tüm yıldızlar görülmeye değerdi. Bir de şansıma Ay ortalıklarda yoktu. Samanyolu tüm ihtişamıyla gökyüzünü bir uçtan diğer uca sarmaktaydı. Tüm gökyüzünün bu kadar net ve açık görüldüğü bu harika ortamda ara ara gök taşlarının bıraktığı izler geceye ayrı bir keyif katıyor. Hatta en ilginç olaylardan birisi de gökyüzündeki iridium flare olayını izlemek oldu. Iridium flare denen olay yörüngede dolaşan uyduların panellerinden Güneş ışığını yansıtmasıdır. Bu da gökyüzünde sanki birisi size doğru bir aynadan ışık yansıtıyormuş gibi görünüyor.

Gece boyunca birkaç kez uzaklarda görünen balıkçı tekneleri sanki deniz üzerinde yangın varmış gibi görüntüler sergiliyor. Bu görüntünün sebebinin ise balıkları ağlara çekmek için kullandıkları yüksek parlaklıktaki çok sayıda ampuller olduğunu öğreniyorum.

Gece nöbetini Uli’ye devrettikten sonra güzel bir uyku ile kendimi ödüllendiriyorum.

Adriyatik 3. Gün ? Kara Göründü

TSabah 06:00 civarı çoktan uyanmıştım. Açık deniz havası insanı dinç tutmakta ve bol oksijen kısa uykuları son derece verimli kılmakta. GPS’i kontrol edince İtalya kıyılarına yaklaştığımızı ve rotamızı 136 dereceye çevirdiğimizi görüyordum. Kıyıya yaklaştığımız için artık daha çok sayıda tanker, balıkçı tekneleri ve yolcu gemileri görmeye başlıyoruz. Saat 17:00 civarı üçüncü günümüzde ilk defa kara görünüyor. Gerçekten heyecan verici bir olay. Şimdi daha iyi anlıyordum gemicilerin kara gördüklerinde neden öyle heyecan ve sevinç içinde olduklarını. Fakat gördüğümüz görüntü benim için hiç hoş ve güzel değildi. Organik kimyasal ürünlerin üretildiği rafinerinin deniz kıyısındaki bol dumanlı ve kirli görüntüsü neredeyse tüm keyfimi kaçıracaktı. Bu güzel denizlerin tadını çıkarmamıza sebep olan yelkenli tekneyi de; doğayı, atmosferi, denizi, çevreyi kirleten ve yaşanmaz hale çeviren rafineri, santral, fabrikaları yapanlar da insanlar.

Tüm bunları düşünürken birden uzaktan suyun üstüne zıplayan yunuslar gözümüze çarpıyor. Hiç vakit kaybetmeden tekneye yanaşıp ikili gruplar halinde teknenin baş tarafında zıplayarak tekne ile yarışıyorlardı. İlk defa bir yunusu yakından görüyorduk. Baran da ben de çok heyecanlandık. İnanılmaz varlıklardı. Sudan dışarı zıplıyorlar, suyun içinde dönüyorlar bir sağa bir sola yüzerek türlü numaralar yapıyorlardı. Bir süre sonra zıplaya zıplaya bizden uzaklaştılar.

Brindisi’den Ayrılış

Gelen usta klasik bir İtalyan görünümünde. İngilizce bilmiyor fakat o İtalyan biz Türk bir şekilde el kol hareketleriyle anlaşırken kaptanımız Uli bu işe çok şaşırıyor. Motorun yağ, filtre değişimleri yapılıp bakımları tamamlanıyor. Teknemizin su ve benzin deposunu doldurduktan sonra saat 13:00 civarı yola çıkmaya hazırız. Son kontroller ve rotamızı kontrol edip demir alıyoruz.

Balık Oltada

Yeni rotamız Brindisi limandan çıkıp yaklaşık 100 deniz mili (190 km) güney doğuda bulunan Kerkyra (Corfu) adasına ulaşmak. Buradaki Guvia Marina’da bizi bekleyen Nezih bey’i, Zübeyde teyzemi ve kuzenim Günce’yi tekne yolculuğuna dahil edeceğiz. Yavaş yavaş Adriya’nın o sakin yüzünü geride bırakıp Ege’ye doğru yol almaya başladıkça çalkantılı deniz ve rüzgar da bize merhaba diyordu. Fırsattan istifade akşamüstüne kadar yelken basıyoruz.

19:30’a doğru birden 3 gündür öylece ardımızdan gelen oltada bir hareketlenme gözümüze çarpıyor. Yavaş yavaş oltayı çekince görüyoruz ki büyükçe bir palamut oltamıza takılmış. Tam da bütün ümitlerimizi yitirmişken bizim için mutlu bir görüntü oluyor.

Gece 21:30 civarı İtalyan bayrağının yerini Yunanistan bayrağı alıyor.


Corfu Adası

Yaklaşık 1,5 saat sonra Corfu adasının kuzey doğusundaki deniz fenerini geçiyoruz. Bu fener ufacık bir adacığın üzerinde konumlandırılmış. Yol boyunca fenerlerin önemini bir kez daha anlıyorum. Bundan sonraki yolculuğumuz karaya daha yakın geçecek gibi görünmekte. Bu da insan fazladan rahatlık ve huzur vermekte.

Korfu Deniz Feneri

Saat 08:00 civarı marina girişinden telsizle konumumuzu bildiriyor ve bağlanacak yere kadar bize eşlik eden botu takip ediyoruz. Burada fazla kalmayacağımız için herhangi bir işlem yapmıyoruz. Bizimkilerle marinada buluşup uzun süredir özlemini çektiğimiz güzel bir kahvaltı yapıyoruz.

Kahvaltıdan sonra alışverişe gidiyoruz ve bol miktar yiyecek, içecek temin ediyoruz. Bundan sonra yola 6 kişi devam edeceğiz. Vakit kaybetmeden yola çıkıyoruz. Hava ve deniz durumu halen bizden yana. Gayet sakin ve huzurlu. Yol boyunca birçok yelkenli tekne, balıkçı teknesi ve yolcu feribotlarını görüyoruz. Artık uzaktan da olsa kıyıların keyfini çıkarmanın vakti gelmişti. Corfu adasından sonraki durağımız yaklaşık 270 deniz mili uzaklıkta bulunan Patras limanı. Patras’a ulaşmak için öncelikle Paxoi ve Antipaxoi adalarını geçip güney batıya yöneldikten sonra Lefkada ve Ithaki adalarının arasından doğuya doğru yol almamız gerekiyor.

Bize katılan teknenin asıl sahibi Nezih bey sayesinde ben de bol bol uyuma ve dinlenme fırsatı buluyorum. Bütün gece deliksiz bir uyku ile 4 günün yorgunluğunu atıyorum.


Patras Limanı ? Yunanistan

Brindisi ve Corfu’da liman polislerini bulmaya çalıştığımızı düşününce buradakilerin tavırları biraz garip geliyor. Hemen bizi sorguya çekiyorlar, nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz, neden Patras’a gelmişiz, ne zaman ayrılacakmışız gibi sorularla bizi biraz bunaltıyorlar. Kendilerine buradan transit geçtiğimizi, Çeşme’ye gittiğimizi, sadece depomuz için su ve benzin alacağımızı belirtiyoruz. Pasaportlarımız dikkatle incelendikten sonra Baran’ın, Uli’nin ve benim Yunanistan girişimiz olmadığı için kesinlikle tekneden dışarıya bir adım bile atmamamız gerektiği konusunda uyarı alıyoruz. Telsizden yakıt tankerini çağırıyor ve biz limandan ayrılana kadar başımızda bekliyorlar.

Patras Köprüsü Yunanistan
Patras Köprüsü, Yunanistan

Yaklaşık 1,5 saat sonra tekrar yolumuza devam ediyoruz. Patras’tan batıya doğru yönelince uzaktan Rio-Antirio köprüsü görünüyor. Oldukça güzel bir mimariye sahip olan bu köprü Mora yarımadasını anakaraya bağlamakta. 2800 metre uzunluğundaki bu köprü 12 Ağustos 2003 tarihinde tamamlanmış ve kullanıma açılmış. Köprünün altından geçerken Korint körfezine girmiş bulunuyoruz. Bu arada karşılaştığımız Yunan bayraklı teknedekilerle de selamlaşıyoruz.

Saat 17:00 civarı hafif bir rüzgarın da yardımıyla yelkenlerimizi tekrardan açıyoruz. Bu sefer yolculuğun verdiği keyif ve rahatlıkla biraz oyun oynamak istiyoruz ve kavança[1]atıyoruz. Yalnız unuttuğumuz bir ayrıntıyı pervaneden gelen garip bir ses ile bir süre sonra fark ediyoruz ki bütün yolculuğun keyfini bir anda kaçırıyor. Teknenin kıçına bağladığımız sırtı oltayı toplamayı unuttuğumuz ve bu şekilde kavança attığımız için oltanın pervaneye dolandığını görüyoruz. Hemen motoru kapatıp suya dalarak duruma baktığımızda ise pervanenin misinayı baya bir doladığını görüyoruz.

Önce Nezih bey, ardından Baran, ardından ben nefesimiz yettiğince dalıp misinayı dolandığı yerden kesip çıkarmaya çabalıyoruz. Fakat ne kadar uğraşırsak uğraşalım misina fena halde pervanenin içlerine kadar dolanmış. Yakında görünen bir koya yaklaşıp yardım bulabiliriz umuduyla Diakopto kıyısına yaklaşıyoruz.

Yakınımızda balıkçı barınağı olmasına rağmen yardımcı olacak kimseyi bulamıyoruz. Tekrardan Baran’ın üstün çabasıyla kesebildiğimiz kadar misinayı kesip yola devam etme kararı alıyoruz. Tabii kulağımız motorda ve pervanede. Her an bir sorun çıkar mı endişesiyle yol alıyoruz. Hedefimiz 80 mil ötemizde bulunan Korint boğazına varmak.

Korint Boğazı

Korint Boğazı

Korint Boğazı, Tarihi Korint şehri yakınlarında anakara Yunanistan’ı ve Peloponnez yarımadası arasında yer alan dar karaköprüsü. Boğazın İngilizce dilindeki karşılığı olan Isthmus of Corinth adındaki “isthmus” sözcüğü Antik Yunanca’da “boğaz” anlamına gelir ve arazinin darlığını vurgu yapmak için kullanılmıştır. Boğazın Batısında Korint Körfezi, Doğusunda ise Saronik körfezi bulunur. 1893 yılından beri hizmet veren 6.3 km uzunluğundaki Korint Kanalı, Peloponnez yarım adasını bir adaya dönüştürmüştür.

Bölgeye bir kanal yapma fikrinin başlangıcı Antik Yunanistan’a kadar gider. Kanal kazmak için ilk teşebbüs M.Ö. 7. yüzyılda Tiran Periander ya da Periandros tarafından yapılmıştır. Ortaya çıkan teknik zorluklar yüzünden bu fikrinden vazgeçen tiran, bunun yerine daha az masraflı olan ve Diolkos olarak bilinen taş kaplı bir nakliye yolu yaptırmıştır. Diolkos’un kalıntıları bugün halâ modern kanal boyunca görülebilir durumdadır.

Roma Cumhuriyeti, ardından da Roma İmparatorluğu bölgenin kontrolünü sağlayınca, kanal için bir takım girişimlerde bulunuldu. Julius Caesar bunun, yeni kurmuş olduğu kolini “Colonia laus Iulia Corinthiensis” için bir avantaj olabileceğini öngörmüştü. Tiberius’un saltanatı ile birlikte mühendisler bir kanal kazmayı denediler ancak modern aletlerin eksikliği yüzünden, bir Antik Mısır buluşu olan ve piramid yapımında kullanılan granit blokları taşımak için geliştirilen yöntemi kullandılar ve 32 yılında gemileri yuvarlanan kütükler üzerinde taşıdılar. 67 yılında, bir Hellen-dostu olan Roma İmparatoru Nero, 6,000 köleye bir kanal kazılması emrini verdi ancak ertesi yıl Nero ölünce, yerine geçen İmparator Galba kendisine çok pahalıya malolduğu gerekçesiyle kanal kazısını iptal etti.

korint boğazı
Korint Boğazı Çıkışı
Saat 5:00’te yapılan anons ile boğazın geçide açıldığını öğreniyor ve yola çıkıyoruz. Korint gerçekten de sıra dışı bir yapıya sahip. Yer yer genişlik 16-17 metreye kadar düşmekte. Boğaz üzerinden geçen yollar, demir yolları farklı bir görüntü sergilemekte. Biz çok erken geçtiğimiz için ortalık oldukça ıssız. Fakat gündüz vakti buralardan fotoğraf çeken çok sayıda insanlar olurmuş. Boğaz içinde hız sınırlaması mevcut. Yaklaşık 3,40 deniz mili uzunluğundaki boğazdan çıkmamız yarım saatten fazla sürüyor. Çıkışta hemen solda bulunan iskeleye bağlanıp kanaldan çıkış işlemlerini yaptırmak için kontrol merkezine uğramayı ihmal etmiyoruz.

Kanala girerken henüz karanlık olan hava çıktığımızda çoktan ışımaya başlamıştı. Gecenin yorgunluğunu atmak için kamarama çekiliyorum.

Meltem Rüzgarları ve KEA

Ben ve Uli dışında herkes için bu ilk açık deniz deneyimi zorluklara sahne oluyordu. Yelken açmak neredeyse imkansızdı. Orsa seyri yapmamız gerekiyordu fakat teknenin aşırı derece yatması teyzemde ve Günce’de korkuya sebep oluyordu. Ancak floğu yarım açabilmiştik, teknenin başını bastırabilmek için. Zorlu hava şartları ve bir anlık panik herkeste strese sebep olmuştu bile. Acil bir karar vermek gerekiyordu. Ya rotamızdan sapmadan dalgalara çarpa çarpa ilerlemeye çalışacaktık ya da yakınlarda sığınacak bir yer bulacaktık. Burundan aldığımız sert rüzgar yüzünden normal şartlarda 5,6 ? 6 knot olan hızımız yer yer 1,5 ? 2 knot’a kadar düşüyordu.

Orsa Vakti

Yola devam ederken Baran endişelenmeye başlıyor. Rüzgar şiddetini arttırdıkça dalgaların boyu yükseliyor ve artık bütün yolculuğun yorgunluğu, stresi Baran’da dayanılmaz bir hal alıyordu. Daha fazla yola devam etmek istemediğini, en yakın yerde karaya çıkmak istediğini belirtiyor. Çaresiz yanından geçtiğimiz Kythnos adasındaki limana 17:30 civarı yanaşıyoruz. Burada ne yapacağımıza karar vereceğiz.

orsa_vakti

Limana girerken polis kontrol merkezinden telsizle bir mesaj alıyoruz. Bizi gördüklerini ve tekneyi bağlayıp kontrol için beklememizi istiyorlar. Gelen polislere durumumuzu anlatıyoruz. Yağ tıpasındaki sorunu anlatıp 1 gece kalacağımızı ve ertesi sabah yola devam edeceğimizi anlatıyoruz. Pasaportları kontrol ettikten sonra ayrılmadan önce polis merkezine bilgi vermemizi istiyorlar. Buradaki polisler Patras’takilere nazaran daha yardımsever ve sıcakkanlılar.

Oturup düşünüyoruz ve Baran buradan Atina’ya geçip teyzemlere katılmak istediğini, tekne ile daha fazla yola devam etmek istemediğini belirtiyor. Bunun üzerine Baran için feribot bileti bakıyoruz. Şansımıza akşam 20:00’da Atina’ya gidecek bir feribot olduğunu öğreniyoruz ve bilet alıyoruz. Baran’ı uğurladıktan sonra artık 2 kişi yola devam edeceğiz.

Akşam deniz kıyısında güzelce bir restoranda karnımızı doyurup tekneye dönüyoruz. Güvertede otururken yanımıza bir gezi teknesi yanaşıyor. İçinde bir kaptan ve tayfası var. Selamlaşıyoruz. Sohbet ederken İzmir’den geldiğimizi öğrenince kaptan önce bir iç çekiyor. “Ahhh İsmiri ahh” şeklinde iç geçirdikten sonra bana cennette yaşadığımı söylüyor. Onun da ailesi mübadele zamanında İzmir’den Yunanistan’a göçmek zorunda kalan Rumlardanmış. Benim de ailem göçmen olduğu için bir anda ortalık ısınıyor ve gecenin ilerleyen saatlerine kadar sıcak bir sohbet devam ediyor. Ne gariptir ki ikimizin de fikri bu iki halk arasında aslında bir fark olmadığı, her ikimizin de ne kadar güzel sohbet ettiğimiz olmasına rağmen nedendir bilinmez politik sebeplerden iki ülke arasında hep bir sürtüşme söz konusu oluyordu. Politik sebeplerden arınmış sohbetimizin keyfiyle şarkılar söyleniyor, iyi niyet dilekleri tekrarlanıyordu.

Sakız Adası ? Çeşme

Paros’un kuzeyinden yol alıp Mykonos ve Naxos adalarının arasından geçiyoruz. Kuzeyde bulunan adaların aralarındaki geçitler rüzgarı yer yer şiddetlendirmekte, adaların güneyinden geçerken de doğal bir duvar gibi rüzgarı biraz da olsun hafifletmekteler. Ikaria adasına yaklaştığımızda havanın durumu uygun ve keyfimiz yerinde olduğu için adanın batısından kuzey doğuya yöneliyoruz ve orsa seyrine devam ediyoruz.

Altınkum açıklarında bir telefon haberiyle rotamızı bir kez daha değiştireceğimizi anlıyoruz. Arayan Baran’dı. Biz onları Çeşme’ye varmışlardır diye düşünürken bir sorun oluştuğunu söylüyor. Baran’ın Slovenya çıkışından sonra pasaportuna giriş işlenmediği için Sakız adası liman polis merkezinde durumunu şüpheli bulmuşlar ve Sakız adasına bizim de gelmemizi istemişler. Son bir kez daha Sakız adasına doğru rotamızı değiştiriyoruz. Sabaha karşı 05:00 civarı Sakız limanına bağlanabiliyoruz.

31 Temmuz 2006

Sakız adasında öğleden önce polis merkezinden gelip bizi pasaport kontrolü için araçla alıyorlar. Türkiye kıyılarına iyice yaklaşmış olduğumuzdan dolayı burada kontroller daha sıkı tutuluyor. Bize buraya kadar Yunanistan girişi yapmadan nasıl geldiğimizi soruyorlar. Kendilerine herhangi bir yerde bir geceden fazla kalmadığımızı, buradan tekne sahibini ve ailesini alıp Çeşme’ye giriş yapacağımızı anlatıyoruz. Anlamakta ısrarla zorluk çekseler de en sonunda derdimizi anlıyor ve bize iyi yolculuklar dileyerek tekneye geri götürüyorlar.

Bu içerik toplam 6280 defa okunmuştur.

Henüz yorum yazılmamış!