12 Aralık 1941 günü Köstence'den yola çıkan geminin unutulmayan öyküsü...Struma
28 Mart 2001, 17:00 0 Yorum 5

12 Aralık 1941 günü Köstence'den yola çıkan geminin unutulmayan öyküsü...Struma

Struma için 780 bilet satıldı. Yolcular arasında Rumen Yahudi toplumunun en seçkin mensupları vardı. Otuz hekim, yirmi beş avukat, on beş mühendis ve Bükreş gençliğinin parlak simaları...

Bin dokuz yüz kırk yılının ağustos ayında Romanya'da yürürlüğe giren ırkçı yasalar 1941 yılının haziran ayından sonra daha da sertleşti. Romanya'da Yahudiler sarı yıldız taşımak zorunda bırakıldılar, belli saatlerde evlerinden çıkmamaları şartı koşuldu, trenle seyahat etmeleri yasaklandı. Rumen Yahudilerinin Romanya'dan kaçmak istemeleri gemi sahipleri için kârlı bir kazanç kapısının açılmasına neden oldu. Rumen basınında Filistin'e yolcu taşımaya hazır olan gemilerin ilanlarına rastlanmaya başlandı. Bu ilanlar arasında 180 tonluk Panama bandıralı Struma gemisinin ilanı da yer aldı. 1941 yılının eylül ayından itibaren her gün yayımlanan bu ilanda geminin yeni dizel motorunun, altı yataklı kabinlerinin ve böyle bir yolculuğu yapmaya uygun olduğunu teşvik eder ticari deniz taşımacılığı izninin fotoğrafları yer aldı.

Romanyalı Yahudiler, Struma ile yola çıkmak üzere iki yüz bin ley (yaklaşık bin dolar) karşılığında bilet satın almaya başladılar. Yolcuların Filistin'e giriş vizeleri yoktu; geminin armatörü Yunanlı Pandelis bu sorunun da çözüldüğünü, kendisinin önceden trenle yola çıkıp geminin varışından önce İstanbul'da olacağını ve yolculara giriş vizelerini İstanbul'da dağıtacağını bildirdi. Bu ilanlar sonucunda yüz ila yüz elli yolcu kapasitesine sahip Struma için 780 bilet satıldı.
Rumen Yahudilerini taşıyan Struma gemisi boğazlardan geçip Sarayburnu önünde demir attığında takvimler 15 Aralık 1941'i gösteriyordu. Hiçbir yolcuya karaya ayak basma veya karadaki herhangi biriyle haberleşme izni verilmedi.

Yolcular arasında Rumen Yahudi toplumunun en seçkin mensuplarından otuz hekim, yirmi beş avukat, on beş mühendis ve Bükreş gençliğinin parlak simaları vardı. Gemi, 12 Aralık 1941 günü Köstence'den İstanbul'a doğru hareket ettikten sonra ilanlarda yer alan gemi özelliklerinin hiçbirisinin doğru olmadığı ortaya çıktı. Geminin motoru son derece eski ve arızalı idi, üstelik 780 yolcu taşıyacak ve gerekli hizmeti verecek altyapıya sahip değildi. Mutfağı olmadığı gibi bu kadar yolcuya yetecek gıda stoku da yoktu. Bütün gemide tek bir tuvalet vardı. Gazete ilanlarında fotoğrafları yer alan kabinler gemideki kabinlerle hiçbir benzerlik taşımıyordu. Hayvanların konulduğu bölümler kabin haline getirilmişti. Tüm bu olumsuzluklara rağmen bilet almış olan yolcular için geri dönüş artık imkânsızdı. Gemideki yaşam koşulları son derece olumsuzdu. Yolcular uykusuzluk çektikleri için gün saat 04.00 veya 05.00'te başlıyordu. Daha önceden seçilmiş olan kişiler güverteye çıkıp yolcuların yüzlerini yıkamaları için gerekli suyu kovalarla denizden çekiyorlardı. Yakıt yetersizliği nedeniyle çay üç günde bir dağıtılıyordu. Çay kaynamadığı günler sebzelerin bulunduğu tahta sandıklar kırılıp yakılıyordu. Gıda olarak herkese bir portakal, biraz fıstık ve bir parça şeker dağıtılıyordu. Ekmek en değerli gıda olduğundan yolculara verilmiyordu. Çocukların her birine süt tozundan yapılmış yarım bardak süt ve bir tek bisküvi veriliyordu. Motorda çıkan arızalar yüzünden gemi büyük güçlüklerle dura kalka seyretti. 13 Aralık 1941 günü stop etti ve rüzgârın sürüklediği yönde gitmeye başladı. Romen kıyılarının açıklarında Struma'nın imdat sinyalini alan bir Romen şilebi üç milyon ley karşılığında gemiyi tamir etmeyi kabul etti. Bu para yolcuların kendi aralarında topladıkları yüzük, saat, para ve mücevherat gibi şahsi ziynet eşyaları ile ödendi. Struma nihayet dura kalka Boğazlar'a kadar gelebildi ve 14 Aralık 1941 günü bir deniz mayınının yanında iken motorun yeniden arızalanması üzerine tekrar stop etti. Bunun üzerine 15 Aralık 1941 günü bir Türk römorku Struma'yı Sarayburnu açıklarına çekti. Struma burada demir attı ve sarı bayrak çekilip karantina altına alındı. Hiçbir yolcuya karaya ayak basma veya karadaki herhangi biriyle haberleşme izni verilmedi. Israrlı rüşvet teklifleri bile Türk resmi makamlarının bu kesin tavrında bir değişiklik yaratmadı. Havuzlar İdaresi tarafından yapılan inceleme sonucunda geminin uzun bir tamire ihtiyacı olduğundan havuza çekilmesi gerektiği anlaşıldı. Bu arada İstanbul Valiliği gemideki yolcuların nasıl iskân edileceklerini ve nasıl iaşe verileceğini Dahiliye Vekâleti'ne sordu. Dahiliye Vekâleti, Kızılay'ın İstanbul şubesinin gemiye iaşe temin etmesine izin verdi. Geminin karantina altına alındığı günlerde İstanbul yirmi beş yıldan beri görmediği kadar sert bir kış yaşıyordu. Günlerce yağan kar İstanbul'un bazı semtlerinde üç metreyi aşmıştı. Bu şiddetli soğuklar nedeniyle Struma'da mahsur kalan yolcuların birçoğu hastalandı ve yolcular arasında bulunan hekimler tarafından tedavi edildi. Gemide, dezenfektan dahil olmak üzere, hiçbir ilaç mevcut olmadığı için yetkililerden ilaç talep edildi.

Gemi yolcuları İstanbul'a ayak basıp Filistin'e tren ile devam etme konusundaki ümitlerini tamamıyla kaybetmediler. İçinde bulundukları feci durumun dış dünya tarafından tam anlaşılmadığına kani olduklarından Türkiye'de, Filistin'de ve ABD'de bulunan siyasi nüfuza sahip kişiler ve gazetecilerle temas kurmaya çalıştılar. İstanbul Yahudi cemaati liderlerinden Simon Brod ile Rıfat Karako, Struma yolcularını kurtarmak için ellerinden gelen tüm gayreti gösterdiler. Yolcuların gemiyi terkedip karayolu ile Filistin'e gitmelerine izin verilmesi için resmi makamlara türlü vaatlerde bulundular, ancak bütün bu gayretler sonuçsuz kaldı.
Yaklaşık on günlük bir beklemeden sonra resmi makamlar Simon Brod'un Struma yolcularıyla temas kurmasına izin verdi. Brod'un haftada bir gemiye yiyecek getirmesine izin verildi, ancak bu yiyecekler tüm yolcuların ihtiyacını karşılamıyordu. Yolculara yeterli iaşe ve ilaç sağlanabilmesi için AJJDC (Dünya Yahudilerine yardımda bulunan Birleşik Amerikan Yahudi Dağıtım Komitesi), Hahambaşılığa on bin dolar bağışta bulundu. Gıda sıkıntısı nedeniyle günde sadece bir öğün yemek, akşamları saat 17.00'de de birer portakal ve fıstık dağıtıldı. Gene aynı saatte çocuklara süt tozundan yapılmış yarım bardak süt verildi. Yolcular tarafından kurulan derme çatma mutfakta yemek hazırlanıp haftada sadece bir kere sıcak yemek verildi. Sıhhi şartlar son derece kötüleşti. Yolcular arasında dizanteri yaygınlaştı. Gemide tek bir tuvalet mevcut olduğundan kapısının önünde sonu gelmeyen bir kuyruk oluştu. Bu nedenle yolcular ihtiyaçlarını güvertede giderdiler. Bütün güverte dışkıyla kaplandığından zemin kayganlaştı ve etrafa dayanılmaz bir koku yayıldı. Yolcular arasında bulunan yirmi doktor gece gündüz dizanteri vakalarıyla uğraştılar. İlaç darlığından ötürü mevcut ilaçlar hastalara çok az miktarda verildi. Yolcular boş geçmekte olan günleri değerlendirmek için sosyal faaliyetler düzenlediler. Koğuşlardan birinde bulunan iki müzisyen her gece konser verdi. Yolcular arasında İbranice edebiyat ve Yahudi tarihi dersleri için sınıflar oluşturuldu. Yolcuların akıllarına gelen en kötü akıbet Romanya'ya iade edilmekti.

Struma'daki tek neşeli olay gemide olan bir haham tarafından genç bir çiftin evlendirilmesi idi. Gemi yolcuları liman yetkililerinin dikkatlerini çekebilmek için üzerlerine boya ile "S.O.S." ve "Immigrés Juifs" (Göçmen Yahudiler), "Sauvez-nous!" (Bizleri kurtarın!) cümleleri yazılı yatak çarşaflarını küpeştelere astılar. Yolculardan bazıları resmi makamlara rüşvet verip İstanbul'daki konsolosluklara içinde bulundukları durumu bildiren mesajlar göndermeyeçalıştılar. Memurlar rüşvetleri aldılar ancak mesajları teslim etmediler.

Struma'da, yolcular arasında bulunan Standard Oil Company of New York (kısa adıyla Socony, şimdiki adıyla Mobil Oil) petrol şirketinin Romanya'daki müdürü olan Martin Segal ile eşi ve çocuğunun kurtarılması için, Socony'in Türkiye genel müdürü Walker, şirketin Türkiye temsilcisi Vehbi Koç'u Ankara'da ziyaret edip kendisinden bu ailenin kurtarılması için nüfuzunu kullanıp resmi makamlar nezdinde girişimde bulunmasını rica etti ve şunu ekledi: "Biz İngilizlerden izin aldık, aynı akşam Toros Ekspresi ile Türkiye'den çıkacak. Hayfa'ya gidecekler." Vehbi Koç bu rica karşısında Emniyet Genel Müdürlüğü'ne gitti. Tanıdığı olan şube müdürü İhsan Sabri Çağlayangil'i ziyaret edip durumu kendisine izah etti. Çağlayangil Vehbi Koç'a: "Bu işte o kadar istek var, o kadar büyük paralar teklif ediliyor ki, kimse elini süremiyor, bu ancak Bakan işidir. İçişleri Bakanı Faik Öztrak Bey'dir. Gidersin, anlatırsın, ancak onun emri ile çıkabilir, başka yolu yoktur" cevabını verdi. Vehbi Koç anılarında bakanı ziyaretini ve sonraki gelişmeleri şöyle anlattı:

"Bayramın birinci günü, bakanın o güne kadar gitmediğim evine, bayramlaşmaya gittim. Bir sürü kalabalık, gelen gidiyor, ben oturuyorum. En sonunda Bakan'a: 'İzin verirseniz yandaki odada, size bir şey söylemek istiyorum' dedim.
Kibar adam, beni odaya aldı, durumu anlattım. Yolcunun akşam Türkiye'den ayrılacağının bilinmesi, Bakan'ın benim hakkımda iyi düşüncesi sonucu, bir de herhalde adamın vadesi gelmemiş olacak, Bakan, yolcunun gemiden indirilmesi için telefonla emir verdi. İhsan Sabri de arkadaşımız olduğu için, derhal bu emri İstanbul'a bildirdi, adam kurtuldu. Mr. Walker ile Mobil'in Ankara temsilcisi Haldun Bey, Bakan'ın kararını duydukları vakit sevinçlerinden neredeyse beni uçuracaklardı. Adam ailesi ile birlikte vapurdan çıkarıldı. O gün tren yokmuş, ertesi gün İstanbul'dan ayrıldı. İki gün sonra, vapuru hükümet daha fazla tutamayacağını bildirdi."

Karaya çıkan tek yolcu

Gemideki kadın yolcular arasında bulunan ve hamile olan Medea Salamowitz kanama geçirdiğinden karaya çıkmasına izin verildi ve Balat'taki Or Ahayim Musevi Hastanesi'ne yatırıldı, daha sonra karayolu ile Filistin'e gönderildi. Medea Salamowitz ve Segal ailesinin dışında Filistin'e giriş vizelerine sahip olan beş kişinin daha karaya ayak basmalarına izin verildi. Gemiden ayrılan en talihli kişiler diğer yolcuların akrabalarına iletilmek üzere kendilerine vermiş oldukları küçük kâğıtlara yazılmış binlerce mesajı beraberlerinde götürdüler ve geride kalan yolculara "merak etmeyin sizlerin kurtulması için çalışacağız" diyerek onlara manevî destek vermeye çalıştılar. Bu yolcular Filistin'e vardıklarında geminin ve yolcularının içinde bulundukları şartları Filistin'deki yetkililere ilettiler.

Türk resmi makamları, yolcuların gerçek niyetlerinin Filistin'e gitmek olmayıp İstanbul'a ayak basmak olduğuna dair kuşkulara sahipti; yolcuların gemiyi mahsus sabote ettiklerinden şüpheleniyorlardı. Gemi acentesi de aynı kuşkuları paylaşıyordu. Struma'nın kaptanı, İstanbul limanı yetkililerine, motor tamir edilse bile geminin yola devam edebilecek bir durumda olmadığını bildirdi ve başka bir gemi bulunmasını istedi. Resmi makamlar masrafları İstanbul Yahudi cemaati tarafından karşılanmak üzere gemi motorunun İstanbul limanı yetkilileri tarafından tamir edilmesini emretti.

Struma gemisinin İstanbul limanına varışından beş gün sonra Hariciye Vekâleti genel müdür yardımcısı geminin varışını Ankara'daki İngiliz büyükelçisine bildirdi. İngiltere'nin bu göçmenleri Filistin'e kabul etmesi halinde göçmenlerin Filistin'e varmaları için Türk hükümetinin gerekli yardımı sağlayacağını bildirdi. İngiltere büyükelçisi Knatchbull-Hugessen'den gelen cevap İngiltere'nin bu mültecilerin Filistin'e gitmelerini istemediği yolunda oldu. Baskılar sonucunda İngiltere gemide bulunan yetmiş çocuğun Filistin'e girmelerine izin verdi. İngiltere büyükelçiliği bu kararı Hariciye Vekâleti'ne bildirmiş olmasına rağmen Türk resmi makanları çocukların gemiden ayrılmalarına izin vermedi ve İngiltere ile bu konuda müzakerelere girmeyi reddetti.

Yolcular polisle dövüşüyor

68 gün boyunca Sarayburnu açıklarında karantinada kalan Struma'ya 23 Şubat 1942 günü bir Türk römorku yaklaştı. Daha sonra saat 13.00'te bir kayıkla birlikte iki polis geldi. Polislerden biri kaptanın demir toplamasını istedi ve geminin dezenfekte edilmesi için yakın bir yere götürüleceğini söyledi. Diğer polis ise ağzından "sizleri Karadeniz'e geri götürecekler, Bulgaristan'da Burgaz'a veya Köstence'ye gönderecekler" sözlerini kaçırdı. Bunun üzerine kaptan bu emri reddetti. Güvertede toplanan yolcular bağırarak emri protesto ettiler. Bir müddet sonra seksen kadar polis kayıklarla gelip gemiye çıktılar. Yolcular yarım saat boyunca güvertede polislerle dövüştüler. Bu mücadele sonucunda polisler yolcuları etkisiz bırakıp kamaralara yolladılar. Geminin çapası kesildi. Arızalı olan ve tamir edilmek için sökülen motor, gemiye takılmamış olduğundan Struma motorsuz ve böyle bir yolculuk için gerekli gıda ve su stokundan mahrum bir şekilde bir kılavuz motoruyla saat 17.00'de Karadeniz'e doğru çekilmeye başladı. Struma saat 22.00'de Karadeniz'e ulaştı. Sahilden beş kilometre açıklarında römork ayrıldı ve römorktaki gemiciler Struma'ya "Bulgaristan'a, Burgaz'a gidin" diye bağırarak gemiyi denizin ortasında bıraktılar. Yolcular geminin küpeştesinde sahilin yavaş yavaş uzaklaşmasını seyrettiler.

Sağ kalanlar da öldü...

Struma, sabahın erken saatlerinde Şile açıklarında, muhtemelen bir Sovyet denizaltısından atılmış olan bir torpidoyla büyük bir gürültüyle infilak etti ve battı.

Denize dökülen yolcuların haykırışları kimse tarafından duyulmadı. Geçen saatler ve dondurucu soğuk sonucunda olaydan sağ kurtulanlar da tek tek öldüler. David Stoliar adında 18 yaşında bir genç denizde yüzen bir gemi enkazına çıkmayı başardı. Aynı enkaza çıkmayı başaran bir diğer kişi geminin ikinci kaptanıydı. Stoliar ve ikinci kaptan gece boyunca, uyuya kalıp donmamak için birbirlerini tokatladılar, gün doğarken ikinci kaptan gücünü kaybedip öldü. David Stoliar sahile doğru yüzmeye çalıştı ancak gücü yetmedi ve enkaza geri döndü. Üstünde taşıdığı çakı ile bileklerini kesip intihar etmek istedi, ancak parmakları soğuktan donduğu için çakıyı açamadı. Nihayet Şile Feneri'nde bulunup kazayı gören bir balıkçı teknesi Stoliar'ı Şile'ye götürdü.

Balıkçılar iki gün boyunca Stoliar'a baktılar. Daha sonra polis Stoliar'ı teslim aldı ve Şile köyüne götürdü. Orada tedavisine devam edilen genci polis daha sonra Üsküdar karakoluna götürdü. Burada ifade veren Stoliar daha sonra Haydarpaşa Askeri Hastanesi'ne götürüldü. Kapıda bekleyen gazetecilerin kendisine kim olduğunu sorması üzerine "David Stoliar, Struma gemisindenim" cevabını verdi ve böylece bütün dünya Struma gemisinden bir kişinin sağ kurtulduğunu öğrendi. Stoliar'ın hastanede bulunduğu süre zarfında hiç kimsenin kendisiyle temas kurmasına izin verilmedi. 14 gün burada kalan Stoliar daha sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü ve burada sorguya çekildi. Burada üç hafta kadar kalan Stoliar'ın 704 sabıka sicil numarası altında fotoğrafları çekildi. Stoliar'ı sorgulayan emniyet amiri denizin fırtınalı olmasından dolayı kurtarma gemilerinin gönderilemediğini söyledi.

Stoliar kendisine itiraz edip denizin çok sakin olduğunu söyleyince emniyet amiri "ne dediğimi biliyorum" cevabını verdi. Simon Brod, Stoliar'ın kurtulduğunu ve tutuklu olduğunu öğrenince resmi makamları ikna ederek onu serbest bıraktırdı. Bir Yahudi doktor kendisini tedavi edip bacağının kangren olmasını önledi. Brod, Stoliar'ı evine götürdü ve burada kendisine Struma'dan sağ kurtulmanın bir mucize olduğunu, ancak bu facianın tek tanığı olarak resmi makamların elinden sağ kurtulmanın daha da büyük bir mucize olduğunu söyledi. Brod, 23 Nisan 1942 günü David Stoliar'ı Suriye üzerinden Filistin'e gönderdi.
Struma, Sarayburnu açıklarında demirli iken Türk basını olayla hiçbir şekilde ilgilenmedi. Gemi İstanbul'da mahsur iken konuyla ilgili tek yorum Vatan gazetesinde çıkan birkaç kısa satır oldu. Vatan, Struma yolcularını "davetsiz misafirler" diye adlandırdıktan sonra olayın seyrini özetledi ve Türkiye'nin olay karşısında takındığı tavrı şöyle yorumladı:

"Panama vapuru bugünkü dünya felaketinin acı bir levhasını karşımıza getirmiş, dikmiştir. Bu vapurun ne gelmesinde, ne gitmesinde hiçbir mesuliyet ve alakamız olmadığı halde sırf insani hislerle elden gelen müsamaha ve yardımı gösterdik.

Vapurda bulunanlar bugün yeni bir yurdun malı olmuş mevkiindedirler. Bunların bundan sonraki âkıbetine ait bütün mesuliyet, gidecekleri yurdun mukadderatına hâkim bulunanlara aittir. Vaziyetin icabına göre, kırtasi muameleleri hızlandırarak bu adamların çilesine bir nihayet vermek ve âkıbetlerini sağlama bağlamak onlara düşer."

Geminin batmasından sonra olayla ilgili basında rastlanan tek yorum âdeta bir kara mizah örneği olup öz Türkçe ile ilgiliydi. Nurettin Artam, Anadolu Ajansı'nın resmi metniyle ilgili yaptığı yorumda metinde yer alan "tahlisiye" kelimesi yerine neden "cankurtaran" kelimesinin kullanılmadığını soruyordu. Olayın üzerinden iki ay geçtikten sonra dış basında yayımlanmış ve olayın cereyan şeklini nakleden bir haberi aktaran Vatan, haberin sonunda kendi yorumunu ekleyip Türkiye'nin bu faciada hiçbir sorumluluğu olmadığını bir kez daha vurguladı ve şunları yazdı: "Bu hikâyeden belli ki yüzlerce Musevi mülteci ancak açıkgöz bir vapur acentasının ve Filistin'deki kırtasiyeciliğin kurbanı olmuştur. Bizim bu işteki rolümüz, harbin sebep olduğu facialardan birine yakından seyirci olmaktan ve transit etme üzerine buraya gelen bir vapurun limanımızda azami müddet kalmasına müsamaha etmekten ibarettir." * ------------------
Bu içerik toplam 1525 defa okunmuştur.

Henüz yorum yazılmamış!

Turkcell Platinum Bosphorus Cup Başlıyor.

11 Mayıs 2017 29

Org Sports tarafından düzenlenen yarışın bu yıl 16'ncısı gerçekleşiyor.