YILLAR SONRA RİYAZİYE ÖĞRETMENİM
15 Haziran 2020, 17:12 0

YILLAR SONRA RİYAZİYE ÖĞRETMENİM

Ben öğretmen değilim, öğretmenlik vasfım yok. Ama kaptan olmasaydım muhakkak öğretmen olurdum diyorum artık.

Ben, bir takım bukalemun dilli armatör kıçı  yalayan kökü denizci ama ruhu denizci olamamış kendi karaya mahkum, şahsiyetini ve gururunu bürodaki bir sandalyeye satmış kişiler tarafından denizden kopartılıp karaya sürgün edildikten sonra içinde bulunduğum boşluktan, bir zamanlar Genel Müdürüm, bidayette arkadaşım olan bir meslektaşımın tavsiye ve tavassutu ile seminer ve yardım babında yardımcı olmaya çalıştığım iki Denizcilik Meslek Lisesinde istikbalin genç denizci adaylarına mesleki bilgim ile yardımcı olmaya çalışırken esasında kendimi rehabilite ettiğimin ve vakti zamanında ki ta milattan önceki zamanlara münhasırdır, sanırım bir çoğu rahmeti rahmana kavuşmuş hocalarımı da anıp  ruhu şeriflerine dua etme fırsatını buldum.

 

 Bu içine değil de kenarına iliştiğim eğitim camiası o kadar ulvi ve o kadar derin bir membamış ki tarifi gayri mümkün.

 

İyi, kötü ben de birazcık eğitim alabildim muhterem, cennetmekan hocalardan ama ne olursa olsun çocukluk deyin, aymazlık deyin, talebelik deyin ne derseniz deyin ama yemin ve billah bunca yıldan sonra yaptığım muzipliklerden ve saygısızlıklardan şimdi iğbirar duymaya başladım ama tren çoktan kaçtı .

 

 Size kısacık bir anımı anlatayım müsaadelerinizle.

 

 Yıl 1956/57  ögretim yılı. Adapazarı Ortaokulu 7. sınıf örgencisiyim. İlk yarı ve o yıl cebir dersine başlamışız. Tabi çoğunluk talebe gibi hiç sevmediğim bir ders riyaziye ve bendeniz malum tın tınım bu konuda. Okul şehirde tek, özel okul filan nedir bilinmiyor veya o zamanın Adapazarı’nda bilen yok. Bittabi bütün kazanın ve civarın talebeleri aynı okula geliyor, sınıflar kalabalık. Ayrıca resmen bir kast sistemi mevcut. Buna da şartlar zorluyor insanları. Kazanın kalbur üstü zevatının, eşrafın, doktorların, subayların çocukları en ön sıraları işgal ediyorlar. Hocaların gözbebekleri, her derse kaldırılan, sorular sorulan, başları okşanan, yüzlerine gülümsenilen seçkin talebeler. Orta sıralarda bir takım esnaf, sanatkâr küçük memurin çocukları en arka sıralarda ise ben ve benim gibi unutulan, fakir ve arkalıksız gariban çocukları oturmakta ve bu 60/65 kişilik sınıfta ders yapılmaya çalışılmakta. Yalnız haklarını vermeliyim ki kabirleri gülistan, makamları cenneti âlâ olası muhterem hocalar çok iyi bir eğitim ve bilgi verebilme gayreti içinde ama o yaşların kaygısız ve sorumluluğu altında olan talebeler o bilgileri hazmetmekten bihaber, günü gün etme, sınfta dersi kaynatma, zaman geçirme derdindeler. Tıpkı bugün olduğu gibi.

 

         Üç tane 7. sınıf var ve bu sınıflara ders veren üç riyaziye/hendese muallimi  Şükrü Bey, Ahmet Bey ve yeni atanan  N.. Hanım. Rüştü Bey’in sınıfına düşenler memnun ve mesrur çünkü rahmetli gayet şen şekrak, kimseyi azarlamayan, dövmeyen ve en önemlisi asla kırık not verip sınıfta  bırakmayan bir muallim. Tabi talebenin favorisi. O zamanlar talebe neler kaçırdığının farkında değil ki. Cennetmekan Ahmet Bey, sarışın levend gibi iri - yarı, pala bıyıklı, kız erkek ayırt etmeden tokadı patlatan, notu kıt ama öğretene kadar uğraşan bu arada epey de dayak atan bir muallim ki elleri nur olsun. Birde o yıl yeni tayin olan ve kimsenin meşreb-i nesazı hakkında bir bilgi sahibi olmadığı N... Hanım. Bendeniz de N... Hanım’ın sınıfına mihman olma durumunda kaldım ve başladı ilk dönem. Konulara biganeyiz, sınıf kalabalık, hocamız genç ve çok güzel bir hanım. Çok seneler sonra öğrendim ki ilk muallimeliğiymiş. Bir soru sorma olanağı yok gibi. Olsada ön sıralardan hakimin kızı Candan veya Bölük Komutanının oğlu Ateş veya rahmetli pederin vefatından sonra iyi kalpli fabrika müdürünün rahmetli anneme muhasebede bir memuriyet vermesi ile medar-ı maişet motorumuzu çalıştırabildiğimiz Yaşar Bey amcanın kıymetli kızı Ayşegül el kaldırıp soruyu cevaplandırdıkları için soru bile sorma imkanından mahrum bir şekilde  derslere defi bela kabilinden girip çıkıyordum işte. Bu seçkin çocukların hepsinin özel öğretmenleri vardı ve özel ders aldıkları için durumları bizlerle yani sınıfın paryaları ile kabili kıyas değildi.O zamanlar Cumartesi günleri öğlene kadar ders yapılırdı. Bir cumartesi günü N.... Hanım üç tane problem verdi. Salı günü üçüncü ders olan riyaziye dersinde sorup not vereceğini bildirip dersi bitirdi. O zamana göre gerçekten zor problemlerdi, sorup danışacağım kimse yoktu. Lojmanların bahçesinde dalgın dalgın düşünerek dolaşırken fabrikanın müdür muavini olarak yeni tayin edilen genç bir amca Mehmet Bey ‘’ Ne o Tuncay evladım, ne düşünüyorsun bakalım? Dalmışsın. ‘’ deyince o zaman ki terbiye ile ellerimi kavuşturup teşekkür ettim. Derslerimi filan sordu. O da biliyordu durumumuzu. Anlattım açık açık hocamızın verdiği üç problemden hiçbir şey anlayamadığımı. Sağ ise selamet , irtihal etti ise rahmet dilediğim Mehmet Bey amca ‘’ Hemen defterlerini al ve eve gel. ‘’ dedi. Zaten evlerimiz bir bahçe içinde lojmanlardı. Dakikada evine vardım ve uzun bir zaman o ve onun gibi problemlerin nasıl çözüleceğini anlattı ve izah etti Mehmet Bey amca. Anladım ve bihakkın öğrendim, teşekkürlerle ayrıldım Mehmet Bey amcadan.

        

Salı günü üçüncü ders riyaziyeydi. Zil çaldı ve N.... Hanım sınıfa girdi. Millette bir tedirginlik acaba kimi tahtaya kaldıracak hocamız? Çocuklar verdiğim problemleri tahtaya gelip kim anlatacak dediğinde koca sınıftan tek ses çıkmadı. En ön sırada ki sınıfın as solistleri seçkin ve elit, zadegan kişilerin çocukları başları eğik duruyorlardı. Tek bir parmak kalkmadı. Herkes önünde ki arkadaşını siper alarak hocanın gözünden kaçmak, saklanmak telaşesinde iken hocamız bir kere daha seslendi sınıfa. ‘’ Hadi çocuklar içinizde hiç kimse yok mu bu problemi çözecek? ‘’ dedi. Başlar daha da eğildi. Kendimden çok emindim, parmak kaldırdım ve hocamız şaşırdı ve belki de ilk defa benim de o sınıfta bir yer işgal ettiğimin, sınıfında dersine giren bir talebesi oldugumun farkına vardı ve şu soruyu sordu. ‘’ Sen bu problemleri çözebileceğini mi söylüyorsun? ‘’ ‘’ Evet hocam’’ dedim. ‘’Allah Allah,oğlum emin misin? ‘’ dedi. ‘’Evet hocam ‘’ dedim. başını salladı, dudak büktü, bir lütuf ihsan edercesine ‘’ Eh gel bakalım, görelim ne yapacaksın?’’ dedi. Ben yerimden kalkıp tahtaya giderken bütün sınıfın istihza ve alayla bana baktığının ve maalesef sayın hocamızında dudaklarında müstehzi bir gülümseme ile tahtada rezil olacak kendine güvenen bir ukalâ talebenin ezikliğini göreceğinden emin olarak bana baktığını gördüm. ‘’ Hadi bakalım, çöz şu problemleri görelim.’’ dedi. Tebeşiri elime almadan ‘’ ha adını ve numaranı söyle. ‘’ dedi. ‘’403 Halit Tuncay Alpman, hocam ‘’ dedim. O not defterinde adımı ararken ben kendi dünyama dönüp birinci problemi hiç kusursuz çözüp ikinciye başlamıştım ki hocamın yüzünde ki olumsuz ve müstehzi ifadenin lehime inhiraf ettiğini müşahade ettim ve neticeten üç problemi de kısa bir sürede hatasız olarak çözüp tebeşiri bıraktım. Hocam yüzüme baktı, bir aferini esirgedi ama ‘’ Sana 10 numara veriyorum ama senden hiç beklemezdim bu başarıyı. Geç yerine. ‘’ dedi ben yerime geçecek yerde sınıfın kapısına yönelerek “Ne haber şiştin mi şimdi” deyip kapıyı vurup çıktım sınıftan, okuldan ve tahsil hayatından.

 

 Ufak yerdi Adapazarı. Problem oldu hocama bu tarz hitabım. Mehmet Bey amca çok uğraştı beni tekrar okula göndermek için kabul etmedim. Zaten rahmetli anacığımında üç kuruş maaşı ile beni okutabilecek durumu yoktu ki. Anneanne, dede, ufacık bir bebek, kız kardeş, anne, ben. Beş nüfus bir annemin aldığı üç otuz kuruş paraya bakıyorduk ve benim daha yıllarca okuyup okulu bitirerek mektepli kaptan olma hayalim bir ütopyadan öteye geçemezdi.

 

 İstanbul’a rahmetli amcamın yanına geldim. Nasihat, tehdit, zorlama para etmedi. ‘’Denize çıkmak istiyorum.’’ dedim. Direttim, karşı çıktı bütün aile ama başa çıkıp kıramadılar azmimi. O zamanlar İstanbul sebze hali Eminönü’ndeydi. Bir yığın motor gelirdi çeşitli limanlardan. Oralarda gezinmeye başladım dı belki bir motora kapağı atar da denize çıkarım diye. Tabi bu olay öğrenilince rahmetli amcam baktı ki olmuyor kendi insiyatif ve forsunu kullanarak beni Deniz Yolları’nda kömürcü olarak kadroya aldırdı. Rahmetli kamara enspektörüydü işletmede.

 

 Sonra aradan seneler değil bence asırlar geçti. Tam 43 yıl. Bir şirketin küçük bir tankerinde kaptandım. 3500 tonluk bir tankerdi ve beyaz mal taşıyorduk. Yani benzin, motorin, gaz yağı gibi. Bir gün Marmara’da mukim küçük bir limandaki Shell tesislerine tahliye emri geldi. Mersin tahmili Marmara tahliyesi olarak yüklemiştik ve tahliye limanı Çanakkale yaklaşımı esnasında bildirildi telsiz emriyle. Gitmediğim bir limandı ve Shell şirketi ile yeni bir anlaşma yapılmış bizim gemide şirketin ilk gemisi olarak tesise yanaşıp tahliye emri almıştı. Öğle üzeri gelip sakince yanaştım. Çok güzel bir hüsnü kabul gördük. Tesis ileri gelenleri ve tesis müdürü bizzat gemiye teşrif ile onurlandırdılar bizi ve akşam için tesis lokalinde bir yemek tertip edildiğini bu vesile ile gemi kaptanı ve çarkçıbaşını davet ettiklerini bildirdiler. Hiç unutmam personele de iki koca tepsi baklava gönderme nezaketinde bulundular.

 

 Güzel bir bahar akşamı, tesisin deniz üzerindeki lokalinde hazırlanmış bir masaya mihman olduk çarkçıbaşımla. Tesis müdürü, bir - iki mühendis, muhasebe müdürü gibi zevat sayın eşleri ile teşrif etmişlerdi. Güzel bir aile muhiti, taşra kasabalarında görülen memurlar arası samimiyet, koloni gibi bir yaşam benimde çocukluğumu geçirdiğim lojman yaşantısını hatırlattığı için çok hoşuma gitmişti. Samimi ortam, gökte testekerlek bir ay, nefis mezeler tadında içilen içkiler, fıkralar, nükteler birbirini kovalamış, vakit de epey ilerlemişti. Ailelerden birkaçı çocuklarının uykusu geldiği için ayrılmışlar, tesis müdürü ve eşi ile birkaç mühendis ve eşi kalmışlardı masada. Geldiğimiz zaman tanışma faslında müdür bey saygıdeğer eşini emekli matematik öğretmeni N.... Hanım diye prezante etmiş o zaman dikkat etmemiştim ama biraz da içkili kafa ile bu muhterem kadın hakkında kafamda bazı istifhamlar belirmeye başlamıştı ki mühendislerden biri ‘’ Kaptan Bey’’  dedi ‘’ Bu kadar yıl denizlerde geziyorsunuz. Hiç hayatınızda unutamadığınız bir olay oldu mu?’’ diye hemen hemen her denizciye sorulan klasik soruyu sordu. ‘’Vallahi beyim dedim olay o kadar çok ki hangi birin anlatayım? Zaten eski denizciler biz sefere değil maceraya gidiyoruz derlermiş. ‘’ diye lafı geçiştirdim. Arkadaş herhalde tekdüze hayatına biraz renk katmak için mi olacak veya bana mı öyle geldi ‘’ Ya siz Sayın Hocam, sizin hiç unutamadığınız bir olay var mı bunca yıllık öğretmenlik hayatınız da? ‘’  dedi. O muhterem kadın bir ara dalgınlaştı, gözleri müphem bir noktaya takıldı. Sanırım anlatacağı olayı gördü ve o anı yaşadı hatıralar ummanında ve evet dedi. ‘’ Bunca yıllık öğretmenlik hayatımda yaptığım bir hatayı unutamıyorum, kadehinde ki şarabından bir yudum aldı ve çok uzun yıllar önceydi dedi. Çok gençtim ve ilk öğretmenliğimdi. O zamanlar bir kaza olan Adapazarı ortaokuluna matematik öğretmeni olarak tayin olmuştum. Yıl 1956 filandı bir sınıfta arka sıralarda oturan halinden fakir bir çocuk olduğu anlaşılan ve derste de pek başarılı olmayan, parmak filan kaldırmayan vasat altı bir çocuk vardı. Sınıfta dikkat çekmeyen varlığı belli olmayan, kaybolsa aranmayacak pasif bir oğlan. O zamanlar şimdiki gibi özel okullar filan da olmadığı ve kaza da tek ortaokul olduğu için civar köylerden de gelenlerle bayağı şişkin olan talebe kadrosu ile ders yapılmaya çalışılan bir okuldu Adapazarı ortaokulu. İşte bir gün o çocuğun olduğu sınıfa - cumartesiydi hiç unutmuyorum- üç problem verdim ve Salı günkü derste de cevaplamalarını istedim. Salı günü derste hiç kimse tahtaya kalkıp o problemleri çözmeye talip olmadı. O kalabalık sınıfta, her an göze batmak, kendini ispatlamak için birbirleri ile rekabet halinde olan sınıfın seçkin talebeleri başlarını bile kaldırmaya, benimle göz göze gelmemeye çalışırken en arka sıralardan o çocuk parmak kaldırıp bahse konu problemleri çözeceğini söyleyince şaşırdım ve sonucunu düşünmeden asla ve asla bir öğretmene yakışmayan bir davranışla sen mi yapacaksın, sen mi çözeceksin bu problemleri dedim. Evet hocam, ben çözeceğim dediğin de de hadi gel çöz bakalım da bir görelim diye tahtaya çağırdım. O çocuk en arka sıradan tahtaya gelirken bütün sınıf ve maalesef en başta ben açık açık müstehzi ve küçümseyen bakışlarla kendisini tahtaya kadar takip ettik. O ise hiç istifini bozmadı. Emin ve kati adımlarla  tahtaya gelerek gayet doğru ve çabucak üç problemi de yazarak çözdü. Şok oldum doğrusu, hiç beklemiyordum. Esasen öğretmen olarak o çocuğu tebrik etmem, motive etmem gerekirken yine kendimi tuttum. Sanki çocuk ters bir şey yapmış gibi hiçbir şey söyleyemeden en ufak teşvik edici bir söz söyleyemeden otur, sana 10 veriyorum dedim ama bu söyleyişimde bile ben bu problemleri nasıl çözebildiğine hayret ediyorum, sınıfta bu kadar elit talebe varken senin bunu başarmanı hazmedemiyorum ama 10 numara vermek mecburiyetindeyim  demedim tabi ama o çocuğun bakışlarında bu içimden geçenleri görüp anladığını anladım. Tamam geç yerine dedim ama o çocuk sırasına gidip oturacak yerde sınıf kapısına yöneldi ve bana dönerek söylenecek en güzel sözü söyledi “Aha şişdin mi şimdi?” kapıyı vurup çıktı, bir daha da okula dönmedi. Ne oldu, ne yaptı bilmem. Tamamen benim hatam, cahilliğim, tecrübesizliğim bir çocuğun halet-i ruhuyesini anlayamama bunca yıllık öğretmenlik hayatımda unutmadığım, unutamadığım bir olaydır dedi. Sözünü bitirdi.

 

 Masaya bir durgunluk çöktü, millet hüzünlendi, efkarlandı birer dolu daha içildi.

 

  ‘’Muhterem hocam, sonra o çocuktan haber alabildiniz mi, ahvali hakkında bir bilginiz var mı acaba? ‘’ dedim.

 

   Sayın Kaptan inanın hiç bilmiyorum ve aradan bunca yıl gelip geçti hala o çocuğu düşünmeden edemiyorum desem inanır mısınız? dedi. Usulca yerimden kalkıp o muhterem kadına yaklaştım. Sayın Hocam dedim verin o mübarek elinizi öpeyim. İşte dedim size o terbiyesiz sözleri, bir muallimeye söylenilmeyecek sözleri söyleyen 403 Halit Tuncay Alpman isimli öğrenciniz tenkitlerinize muntazır olarak affınızı istirham ile huzurlarınızdadır deyince ortalıkta sanki bomba düşmüş gibi bir şok yaşandı. Hocam ağlayarak boynuma sarıldı. Defaten ellerini öptüm. Hemen hemen sabaha yakın saatlere kadar hayat hikâyemi anlattırıp dinledi. Gün çoktan ertesi güne devretmişti zaten. Öğleye doğru tahliyeyi bitirip avara ederken saygıdeğer hocam eşinin kolunda rıhtım üzerinde uğurluyordu bizi, üç uzun düdükle selamladım kendisini ve tesadüfün böylesini de kaç kişiye anlattımsa yarı inanıp yarı inanmadan dinlediler veya bana öyle geldi.   

 

 Dedim ya ben öğretmen değilim, öğretmenlik vasfım yok ve bu yolda eğitim almadım ama ara sıra seminer verdiğim talebelerin beni devamlı telefonla arayıp hatırımı sormalarına, dersleri ilgili sorular sormalarına o kadar alıştım ki kendi kendime eğer kaptan olmasaydım muhakkak öğretmen olurdum diyorum artık.

Kaptan H. Tuncay Alpman

 

Alıntı: DENİZ TİCARET GAZETESİ

Fotoğraf: Selahattin Bilbey © Copyright

Henüz yorum yazılmamış!

Yorum Yaz

500 adet karakter kaldı

Türkiye'nin ilk elektrikli teknesi suya iniyor

29 Eylül 2016

Türkiye'nin ilk elektrikli teknesi BOATSHOW EURASIA'DA suya iniyor. Tekne dünyasında oyunun kuralları değişiyor.

ÜYE GİRİŞİ

Yazarlar

Facebook

BANNER

Profesyonel Gemi Modelciliği

BANNER

Deniz Eskisi | Deniz Antikacısı | DenizEskisi.com

BANNER

Eskiler ve Antikalar

BANNER

plastmore.com Plastmore - Meant for more

BANNER

Babür Hüseyin Özbek'in Güvertede kitabı çıktı. Tüm seçkin kitapçılarda...

BANNER

StatCounter