21 Aralık 2017, 16:15 0 Yorum 0

İstanbul'da Levrek Baba

Kadıköy'de 2014'ün güzel bir Kasım günüydü.

Hafif esen lodos, çok sevdiğim iyot ve yosun kokusunu burnuma getiriyor, güzelim Marmara Denizi çarşaf gibi serilmiş beni kucağına çağırıyordu.

Bu teklifi reddedemezdim. Hemen küçük bir organizasyon yaptım. Denize gönül veren bir arkadaşımla anlaşıp, arabamda her zaman hazır olan dalış malzemelerimi aldığımız gibi kendimizi Bostancı sahilinde tonoza bağladığım 3.80 lik botumda bulduk.

15 beygirlik makinemizle Adaların arkasına dönmemiz de 15 dakikamızı aldı. Artık Kınalı, Burgaz, Heybeli, Büyükada, Sivri, Yassı, Leandros yani Prens Adaları çoğu kişinin görmediği bir açıdan tüm görkemiyle önümüzdeydi. Adaların birine yanaşıp, zıpkınla balık avında çok fazla tecrübesi olmayan arkadaşımı, aklımın kalmayacağı kıyıdaki güvenli bir merada attım.

Ben de havanın ve mevsimin durumuna göre iri balık yapabilecek bir yerde 90‘lık makaralı zıpkınımı alıp, kendimi o gün oldukça berrak olan suya bıraktım. Suya girer girmez etrafımda karagözler dolaşmaya başladı. Fakat beni kendilerine yanaştırmıyorlardı.

Kendini uzaktan siluet olarak gösteren ama uzun apne süreme rağmen bana sokulmayan iri karagözleri avlayamayınca, taktiğimi değiştirmeye karar verdim. Sakinliği bırakıp tam tersine biraz gürültü patırtı ile balıkları taşların altına sokmayı başardım.

Bu sefer de 90 cm. lik makaralı zıpkınım dar taşların altında uzun kalıyor, kolay döndürülmüyor, kayaların yarıklarındaki balıkları görüyor ama zıpkının ucuna alıp atış yapamıyordum. Çift lastikli 90 cm. lik makaralı zıpkınımı bırakıp, taş altı avında rahat çalışabileceğim daha kısa 75’lik tek lastikli makarasız hafif zıpkınımı almak için bota çıktım. Tekrar suya indiğimde manzara çok değişmişti.

Kiloya yakın karagözler sağa, sola kaçışıyor, sarp kayalık olan yerde kendilerini kıyıdaki taşlara vuruyorlardı. Kaçışan balıklardan gözlerimi ayırmadan, iyice soluklandıktan sonra sekiz metre aşağımdaki yosun ve taşların arasında açığa doğru agaşona (pusuya) yattım.

Düzgün bir agaşon için şnorkelimi ağzımdan alıp ağırlık kemerime sokmuştum. Yukardan bakan birinin bile beni fark etmesi olanaksızdı. Hemen önüm güzel bir basamakla 12 metreye düşüyordu. Yosunların arasından sadece maskem ve zıpkınımım ön kısmı görünüyordu. Balıkların kaçışma sebebini daha önceki tecrübelerinden biliyordum.

Hedefim karagözler değildi. Kalbim, yine her büyük av öncesi olduğu gibi delicesine çarpıyordu. Genizden çıkardığım iki kısa sesle çağırdığım trofemi bekliyordum. Suyun görüş mesafesinin elverdiği uzaklıkta beliren gölge yavaş yavaş büyüyor, biçim kazanıyordu. Evet ! İşte tüm heybetiyle korkusuzca tam kafadan, beni hiç fark etmeden tek bir baba levrek üstüme geliyordu.

Elimdeki zıpkın bu balık için çok ufak kalıyordu ve üstelik makarası da yoktu. Kendi kendime, atma bırak yaklaşsın diye telkin veriyordum. Şimdi zıpkının ucuna bir metre kadar mesafe kalmıştı. Ağzını açıp aldığı suyu yüzgeçlerinden çıkardı.

Zıpkınım bu görüntü karşısında küçük düşmüştü. Kafadan gelen balığın neresine atacağıma karar veremedim, bir türlü yanlamıyordu. Ağzına atamazdım koca levrek üstüme çıkacaktı. Tam bir karış kala burun deliğine şişi bıraktım. Muazzam bir kemik sesi çıktı. Levrek şişin neredeyse tamamını almıştı ama yine de arkadan çıkmamıştı. Sanki içinde şiş yok gibi kendini yukarı attı.

Bende balığı kucakladım onunla beraber debelenerek çıkarken gazlamasına elimi soktum. Burnunun dışında kalan şişin arkasına elimin içiyle vurup balığın diğer tarafından çıkmasını sağladım. Burundan giren şiş, kemiğin altından kolay yolu seçerek balığın anüsünden çıktı ve kelebek açıldı. Şimdi işimi sağlama almıştım. Balığı taşa yaslayıp bıçağımla söndürdüm. Bu macera saniyeler içinde gerçekleşirken benim için zaman adeta durmuştu. Belde taşınacak bir av değildi. Saygıyla bota çıkarıp avımı sonlandırdım. Limitim dolmuştu...

Daha 12 yaşımdayken tek hayalim bir zıpkın sahibi olmaktı. Babama her gün ‘’Bana bir zıpkın al ne olur. Hem çok dikkatli olacağım hem de sana en güzel balıkları vuracağım. Sana söz çok derinlere dalmayacağım’’ diye dil döküyor, adeta başının etini yiyordum.

Babacığım, bir yandan annemin evhamları diğer yandan benim yalvarışlarım arasında kalmıştı. Bana basit bir maskeyle, şnorkel alıp içimdeki dalgıçlık ateşini yaktığına bin pişman olmuştu. Sonunda küçük bir zıpkın almaya razı oldu. İşte o zıpkın hayatımın en güzel hediyesiydi. Ne sözler, ne yeminlerle o güzel zıpkını teslim aldım. Yaklaşık 40 yıl önce Bodrum’un, Marmaris’in adı pek anılmazdı. Silivri ilçesinin güzel koyları ve berrak denizi cennetten bir köşeydi. Babamın dalan arkadaşlarının nasihatleri eşliğinde, Silivri burnunda ilk kez suya girdiğim o günü unutamam. Sene 1977, derinlik 12 metre, altımdaki taşların üzerinden 50, 60 parçalık karagöz sürüsü Selimpaşa yönünde gidiyor en öndeki balık en az beş kilo ,arkadaki ufaklar bile birer kilo var. Altlarında sayısız kikla ve taşların dibinde iri eşkinalar. Üstlerinde yüzlerce papaz balığı, mavi dudaklı koca lapinler ve bu bölgede dalarken hayatımda bir kez gördüğüm bir daha da dalarken göremediğim küçük bir camgöz köpekbalığı aralarda yılan gibi salınıyordu. Yaşım 12, elimdeki zıpkın 45 cm lik Yılmaz ve ben tabii ki bunları ancak uzaktan hayranlıkla izliyor ama balıklara yanaşamıyordum... Devamını bir daha ki yazımda anlatırım...

O günden sonra lakabım Kaptan Cousteau oluverdi. Birçok yakın arkadaşım bana Tamer olarak değil Cousteau olarak seslendi. Bence gelmiş geçmiş en büyük su altı kaşifi olan Kaptan Cousteau’nun ruhu şad olsun. Onun adı ile anılmak bana her zaman gurur vermiştir.

Şimdi 50 yaşındayım, Türkiye’nin birçok yerinde, binlerce kez, binlerce farklı merada suya girdim. Yurtdışında Yunanistan ve yavru vatan Kıbrıs tecrübelerimde oldu. İlk günkü heyecanı yüreğimde taşıyorum...

Tüm deniz sevdalılarına saygı ve sevgilerimle,
Tamer Güleryüz

Bu içerik toplam 678 defa okunmuştur.

Henüz yorum yazılmamış!

Yorum Yaz

500 adet karakter kaldı

SETUR MARMARİS MARİNA

25 Kasım 2010 29

Netsel Marina, Türkiye'de gerçek anlamda modern marina hizmeti vermeye başlayan ilk tesislerden biridir. Halen Türkiye 'deki en büyük üç marinadan birisi olan Netsel Marina, 1989 yılından bu yana Marmaris ilçe merkezinde faaliyet göstermektedir.