ÖZBEKİSTAN Seyahat Notları BUHARA
Bölüm 2
Kızılkum Çölü’nden geçen 431 km’lik Hive – Buhara yolunu 5 saat 48 dakika da tamamlayarak öğleden sonra Buhara’ya ulaştık. Yaklaşık 2500 yıllık tarihi bir şehir olan Buhara tarihi yapılarıyla yeni yapıların uyum içerisinde buluştuğu güzel bir kent. Müslümanlar buraya “Fâhire” (kıymetli/değerli) derlermiş ve doğunun “Kubbetü’l-İslâm”ı olarak kabul ederlermiş.
Buhara’nın anlamı “sığınma odası” olduğu söyleniyor. Gerçekten de Kızılkum Çölü’nde bir vaha olan Buhara İpek Yolu kervanlarının sığındığı bir oda gibidir. Köklü tarihinin yanı sıra bir dönem ilim ve sanatın önemli merkezlerinden olan Buhara, çok önemli alim, şair, bilim ve devlet insanı da yetiştirmiş.
Modern tıbbın babası Batı’da “Avicenna” olarak tanınan İbn-i Sina, ünlü muhaddis İmam Buhari, Türk-İslam dünyasında “Yedi Pir” diye bilinen Abdülhalık Gucdevani, Muhammed Arif er- Rivegeri, Mahmud Encir Fağnevi, Ali Rametani, Muhammed Baba Sammasi, Seyyid Emir Külal ve Bahauddin Nakşibend gibi birçok isim Buhara’da yetişmiş.
Buhara Kent Merkezindeki otelimize yerleştikten sonra, yemek saatine kadar etrafı tanımaya çıktık. Otelin hemen karşısında büyükçe bir park vardı. Parkın hemen yanında halı, ipekli dokumalar, otantik giysiler, el işi işlemeler ile ahşap oymacılığın hediyelik eşyalarının satıldığı, 16. yy’da Abdullah Han tarafından inşa ettirilmiş, tarihi küçük bir kapalı çarşı vardı.
Parkın çevresi Oteller ve dükkanlar ile çevriliydi. Parkın içinde de çay bahçeleri ve hemen yanında içinde dükkanların ve çayhanelerin ticaret yaptığı Nadir Divan Bey Medresesi bulunuyordu.
Akşam yemeğe gitmek üzere hazırlandık. Otobüsümüz ile merkeze yakın bir sokakta bulunan ve bizim gibi küçük grupları kabul ederek Buhara’nın lezzetlerini sunan bir ailenin evine konuk olduk.
Evin hanımı Rus anne ve Özbek babadan olan eli çok lezzetli bir kişiydi. Evin hanımı ve çocuklarıyla tanıştıktan sonra Buhara pilavının nasıl hazırlandığını izlemeye başladık. Buğara pilavının içindeki malzemeler önceden hazırlanmış ve et pişirilmişti. Şimdi malzemeler büyükçe bir kazanda sırasıyla eklenerek pişirilecekti.
Bu uygulamayı izledikten sonra Evin avlusunda bizim için hazırlanmış olan sofraya geçtik. Buhara pilavı ve içecekler hariç her şey sofrada yer almış ve çok iştah açıcı gözüküyordu. Uzun bir yolculuktan gelmiş olan bizler masadakilere saldırmamak için kendimizi zor tutuyorduk. İçecekler de isteğimize göre dağıtıldıktan sonra ana yemek olan buhara pilavı masanın ortasına yerleşti. Çok lezzetli yemeklerin yorgunluğumuzu almasından sonra otelimize geri dönmek üzere yola çıktık.
Sabah kahvaltı sonrası kutsallığı ve soyluluğu ile İslam’ın Kubbesi denilen Buhara’yı tanımak üzere kent turumuza başladık. İlk ziyaretimiz tarihi merkezin hemen dışındaki İsmail Samani Türbesine oldu.
10. yüzyılda inşa edilmiş olan türbe erken İslam mimarisinin ikonik örneklerinden biri olarak kabul edilir ve Orta Asya mimarisinin en eski mezar binası olarak bilinir. Kare plan şemasında ele alınan türbenin tepesinde bir kubbe yer almakta ve malzemesi tamamen tuğladır. Türbenin iç bölümü de dışı kadar etkileyiciydi. Samanilerin Türk soylu mu yoksa Pers soylu mu olduğu konusu tartışmalıdır, ancak bölge kültüründe önemli izler bıraktığı kesindir.
Daha sonra Ark Kalesinin karşısında Registan Meydanında yer alan Havuz Başı Camii (Lebi-Lyabi / Bala Havuz Camii) ve Minaresini görmek için otobüsümüz ile İsmail Samani Türbesi’nden ayrıldık.
Camiye vardığımızda adını önündeki göl gibi havuzdan alan caminin mimarisinde kullanılan işlemeli 10-15 metre uzunluğundaki ağaç sütunlarıyla camiden çok saraya benzediğini gördük. Minaresi yıkılınca 1917 yılında Şirin Muratov tarafından eski minarenin benzeri yaptırılmış.
Cami iki bölümlü: kubbeli mekan (kubbe yüksekliği 16 m) ve girişteki düz çatı örtülü bölüm. 1700’lü yıllarda yapıldığı söylenen caminin çini sanatının canlılığı ve güzelliği dikkat çekiyor. Caminin iç tarafı “çivit mavisi” süslemeleriyle bezenmiş durumda. Cami, Buhara’daki tüm tarihi yapılar gibi “UNESCO Dünya Mirası” listesinde yer alıyormuş.
Bala Havuz Camii ile Ark Kalesi arasında kalan, 1929’da Sovyet mühendis, mucit ve bilim adamı Vlademir Şuhov’un sistemine göre inşa edilmiş bir su kulesi bulunmaktadır.
1975 yılında çıkan yangında kulenin ahşap kasası yanıncaya kadar bu kule Buhara’da su dağıtım sisteminde kullanılmış. Herhangi bir desteğe bağlı olmadan çelik şeritler, temelin destek halkasından yere iniyor ve kulenin kendisi birbirine bağlı ayrı bloklardan oluşan bir ağa benziyor. Bugün kule restore edilmiş ve turistik amaçlı olarak kullanılıyor.
Ark Kalesi ilk olarak MS 5. yüzyılda inşa edilmiş büyük bir hisardır. Esas olarak Buhara emirlerinin ikametgahı olarak bilinen kale, o dönemde atanmış devlet görevlilerini, şairleri ve akademisyenleri de barındırıyormuş. Orta Çağ’da kalede Rudekî, Firdevsî, İbn-i Sina, Farabi ve daha sonra Ömer Hayyam yaşamış ve çalışmış. Burada İbn-i Sina’nın kendisinden bahsettiği harika bir kütüphane de bulunuyormuş. Büyük olasılıkla, Buhara’nın fetihlerinden birinin ardından kütüphane yok edilmiş.
Ark, taban kemerinin altında 20 metre derinlikte bir katman oluşturan önceki yapıların kalıntıları üzerine inşa edilmiş. Katmanlar, önceki kalelerin bu bölgede inşa edildiğini ve yıkıldığını gösteriyor.
Kalenin seramonik girişi, mimari olarak 18. yüzyıldan kalma iki kule tarafından çerçevelenmiş. Kulelerin üst kısımları bir galeri, odalar ve teraslarla birbirine bağlanmış. Bu odalar günümüzde müze haline getirilmiş. Kademeli olarak yükselen bir rampa, vinçle kaldırılan bir kapıdan ve Cuma camisine uzanan kapalı, uzun bir koridordan geçiyor. Kapalı koridor, depolara ve hapishane hücrelerine erişim sağlıyor.
Ark kalesi, 1920 Buhara Savaşı sırasında Mihail Frunze komutasındaki Kızıl Ordu birlikleri tarafından yapılan saldırıda büyük hasar görmüş. Bu savaşta Frunze, Kale’nin büyük bir bölümünü harabeye dönüştüren uçakla bombalanması emrini vermiş. Bugün Cuma Camii ve Müze olarak kullanılan bir grup bina dışında kalan alan arkeolojik çalışma yapılan yıkıntı halindedir. Kalenin çevre duvarları ise sonradan tekrar yapılmış.
Ark Kalesini gezdikte sonra yürüyerek çok uzak olmayan şehir merkezine doğru harekete geçtik. Buhara’nın önemli tarihi yapıları bizi merkezdeki otelimize götürecek yol üzerine serpiştirilmişti.
Önemli yapılardan biri; Kalyan/Kalon Camii ve minaresiydi. Cuma Camii de denilen ilk cami Batı Karahanlı hükümdarı Arslan Han tarafından 1120’lerde yaptırılmış. Rehberimizin anlattığına göre Cengiz Han’ın Buharayı işgali sırasında caminin içine giren Cengiz Han binanın ihtişamı nedeniyle “burası sultanın evimi” diye sormuş.
Cengiz Han içkaleyi savunanlara kızıp bütün şehri yaktırınca Tuğladan yapılmış olan cami de zarar görmüş. Kentte ayakta kalan tek yapı Kalon Minaresi olmuş. XIV. yy başlarında aynı yere yeni bir cami yaptırıldığı kazı çalışmasında tespit edilmiş. Ancak bu cami çok dayanmamış ve XVI. yy da yerine bu günkü bina ilk binanın izleri üzerine yeniden yapılmış. Cami 1924 yılında ibadete kapatılmış, 1991’den sonra tekrar ibadete açılmış. Buhara’daki Dünya Mirası Listesindedir. Semerkant’taki Bibi Hatun Camii’nden sonra Orta Asya’nın ikinci büyük camii imiş.
Kalon Camii’nin minaresi bütün Orta Asya’da Cengiz Han’dan önce yapılmış ve günümüze ulaşmış bir kaç yapıdan biridir.
Minare, bu ilk camiden günümüze kadar gelen orijinal Karahanlı minaresi olup Arslan Han’ın adıyla 521 (1127) tarihini veren kitâbeye sahiptir. 45 m yüksekliğinde yukarıya doğru daralan silindirik muhteşem bir görüntüye sahip. Büyük bir kemerle bu günkü camiye bağlanan minarenin tepesinde mukarnaslı bir şerefe var. Minarenin yan tarafında Emir Alimhan Medresesi var.
Rehberimizin verdiği bir başka bilgiyi de unutmadan aktarayım; eski dönemlerde, Buhara’ya gelen kervanların yollarını kolay bulması için, minarenin tepesinde geceleri ateş yakılıyormuş. Cengiz Han’ın da bu nedenle minareye dokunmadığı söyleniyor.
Mir-i Arab Medresesi Poi Kalon Meydanı’nda ve Kalon Camii’nin karşısında yer alıyor. Mir-i Arap Medresesi 16. yüzyıl ortalarına doğru Ubeydullah Han tarafından Abdullah Yemeni adına yaptırılmış. “Arapların reisi” anlamına geliyormuş. “Mir Arap”, halk arasında Abdullah Yemeni için kullanılan bir lakapmış. Mir-i Arap Medresesi, beş asırdan bu yana, (Sovyet işgali de dahil) Buhara’da eğitimine devam eden tek medreseymiş.
Özbekistan’da gidebildiğimiz tarihi medreselerin hepsini gezebildik, Mir Arab Medresesi hariç. Eğitim olduğu için izinsiz girmeye kapalıydı.
Çar Minar (Chor Minor); Türkmen Halif Niyaz Kulu tarafından 1807 yılında yaptırılan ve dört minareli anlamına gelen Çar Minar Medresesi, büyük ölçüde tahrip olmuş ve günümüze az bir kısmı ulaşabilmiş. Bugün sadece medresenin ana giriş bölümü olan dört minareli kısım sağlam olarak ayakta duruyor. Halk arasında Buhara hanları tarafından yapılan son medrese olarak kabul ediliyormuş.
Rehberimizin anlattığına göre, Buhara emirinin büyük elçisi Niyaz Kulu bu medreseyi ve dört minareyi üç oğlu ve bir kızının isimlerinin ebedileşmesi için yaptırmış. Minarelerin her biri diğerlerinden farklı motiflerle işlenmiş. Hiç biri diğerine benzemiyor. Bunun anlamı da çocukların her birinin diğerinden farklı olmasıymış. Zaman içinde yıkılmış olan minarelerden biri Unesco tarafından aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş.
Yolumuz üzerindeki, Uluğ Bey Medresesi ve karşısındaki Abdülaziz Han Medresesini gezdikten sonra bölgede bir saatlik bir öğlen molası verdik. Çevredeki lokanta ve cafelerde bir şeyler atıştırmak üzere dağıldık. Birbuçuk saat sonra tekrar toplandığımızda yol üzerindeki tarihi dokular hakkında küçük bilgiler alarak merkezdeki otelimize doğru ilerledik. Otelimize vardığımızda biraz yorulmuş, biraz da terlemiştik. Saat beşte lobide toplanmak üzere sözleşerek odalarımıza dağıldık.
Tekrar toplandığımızda ilk önce merkezde olan Yahudi mahallesini görmeye gittik. Dar ve labirent gibi sokakların olduğu bir mahalle idi. Evlerin bitişik ve sokağın dar olmasının nedeni sıcaklığın yazın çok fazla kışınsa çok düşük olmasına bir önlemmiş. Labirent gibi olmasının nedeni de özellikle kışın çok sert esen rüzgarın etkisini azaltmak içinmiş.
Bernard Lewis Buhara ve Afganistan Yahudilerinin köklerini 16. Yüzyıla kadar Farsça konuşan İran Yahudilerine dayandırmaktadır. Dolayısıyla Buhara Yahudileri İran Yahudilerinin bir kolu sayılmıştır. Geliş nedenleri, Buhara Emiri’nin İran Yahudileri’nin dericilik ve saraflıkta çok usta olduklarını öğrenmesi üzerine bölgede bu sanatların geliştirilmesine katkıları olması içinmiş. Yahudiler geldiklerinde hasta olan Türklerin tavuk çorbası içerek kısa sürede iyileştiklerini görmüş ve bunun üzerine sürekli tavuk çorbası içerek hastalanmayacaklarını var saymışlar. Bu nedenle Buhara’daki Yahudiler çorbacılar olarak anılmışlar. Sovyetler birliği’nin dağılmasından sonra zaten çok sayıda olmayan Yahudilerin büyük kısmı ABD, İsrail ve Avrupa ülkelerine göç etmiş.
Biz Buhara’da hala açık olan Sinagog’u ziyaret ettik. Bize din adamlarından biri Sinagog ve cemaatle ile ilgili bilgi verdi. Sinagog’ta geyik derisine yazılmış çok eski bir Tevratın olduğu bilgisini verince görmek istedik. Ne yazık ki Tevratın olduğu odada bir ayin vardı ve Tevratın odadan çıkarılması yasak olması nedeniyle görme imkanımız olmadı.
Akşam saat 19.00’da Nadir Divan Bey Medresesi’nde geleneksel foklor ve otantik kıyafetlerin sunulduğu bir defileye katıldık. Yaklaşık iki saat süren gösteriden sonra akşam yemeğimizi alacağımız lokantaya geçtik.
Yemek sonrasında çok güzel bir hilalin olduğu akşamda Kalyan Camii ve Kalyan Minaresi ile Mir Arab Medresesini gece ışıklarında fotoğraflamak üzere bir kaç kişi olarak hızlı bir yürüyüşle bölgeye gittik. Yürüyüşümüz sırasında, bütün günün yorgunluğu üzerine değermi diye düşünüyorduk ama gerçekten değermiş. Özellikle ertesi gün Semerkant’a gidecek olmamız bu yürüyüşü zorunlu kılmıştı.
Sabah saat 07.00 gibi kalkıp, valizimizi alınması için oda kapımızın önüne bırakıp, kahvaltıya indik. Trenimiz saat 15.44’te hareket edecek olması nedeniyle kentte göreceğimiz iki yer daha vardı. Saat 09.00’da Buhara dışında olan Nakşibend-i tarikatının kurucusu olan Muhammed Bahaüddin el-Buhari’nin (lakabı Nakşibend) türbesine doğru yola çıktık.
Girişteki tanıtım tabelasında, ana tarafından Hz. Ebubekir Sıddık’a, baba tarafından ise Hz.Ali’ye dayandığı yazılıdır. Kabri etrafı duvarlarla çevrili ancak üstü açık bir avludadır. Kabrinin hemen önünde mermerden bir mezartaşında Arapça yazılı kitabesinde künyesi hakkında bilgi verilmiştir. Ayrıca, şeyhin özelliklerini Türkçe anlatan genişçe bir pano da kabrin yanında yer almıştır.
Türbenin arka kapısından çıktığınızda içinde Buhara’ya özgü büyük bir havuzun yer aldığı geniş bir bahçe mevcuttu. Kabristan’daki ziyaretçilerin büyük kısmı Türkiye’dendi. Bir kısmı yanlarında Arapça Kur’an okuyan hocalarıyla gelmişlerdi.
Türbe ziyaretimiz sona erdikten sonra yine kent dışında yer alan Buhara’nın son Emiri’nin yazlık sarayını görmek için yola çıktık. Sitare-i Mahi Hassa (ay gibi yıldız), Buhara’nın 4 kilometre kuzeyindeki ilçede yer alıyor. İlk yapılışı olan 1826’dan sonra 3 kere yeniden yapılmış. Son olarak 1918’de yeni bir saray inşa edilmiş. Günümüzde “Sanat Müzesi” olarak kullanılıyor.
Yazlık Sarayın bahçesinde bir kaç saat geçirdikten sonra Afrosiyob hızlı treniyle Semarkand’a gitmek üzere tren istasyonuna doğru hareket ettik. İstasyona trenden 45 dk önce geldik. Çok sıcak bir gün olduğu için her birimiz gölge bulma gayretleri içine girdik. Hem gölge hem de oturacak yer bulanlar günün şanslıları seçildiler.
Yazı Devam Edecek
(Gelecek Bölüm; Semerkant – Taşkent)
Faruk Çırpın
Önceki Yazı